Şair, yazar, felsefe hocası, milletvekili, konservatuar ve köy enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücel'in oğlu Can Yücel, 1926'da İstanbul'da dünyaya geldi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. 1950 'de yurda geri döndü ve aynı yıl babasının önerisi ve desteği ile ilk kitabı ''yazma''yı çıkarttı. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu yıllarda Che Guevera ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıla mahkum oldu. İki yıl sonra genel bir afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından ''Bir Siyasinin Şiirleri'' adlı kitabını yayınladı. Şair'in bu kitabı için ilk kez yoğun ve ciddi şiirle ilgilendiği dönemin şiirlerini içerir diyebiliriz. "Bir Siyasinin Şiirleri" nin önsözünü yazan Refik Durbaş, kitabı ''Can Yücel'i geniş okuyucu kitlesiyle buluşturan, kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getiren, öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen, siyasal şiirlere ağırlık verilen bir kitap'' olarak değerlendirir. Can Yücel ise yazdıktan seneler sonra, "kişinin dış baskıların hışmı karşısında kendi özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullandığı bir savunma mekanizması, baskının, acının üstüne gidiş" olarak nitelendirir.
Şair 1973'de "Sevgi Duvarı" kitabıyla kitlelerle daha yaygın bir şekilde buluştu. Şiir kitapları ardarda gelmeye başladı : "Ölüm ve Oğlum", "Şiir Alayı", "Rengahenk", "Gökyokuş", "Gece Vardiyası", "Güle Güle Seslerin Sessizliği" ..... Bunlardan bazıları.
Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Bu kendine has çeviriler kimi zaman beğenilip ayakta alkışlanırken, kimi zaman eleştiri konusu oldu. Son yıllarda her hafta "Leman"da her ay "Öküz" de yazıları ve şiirleri yayınlandı. "Mekanım Datça Olsun" demişti. 12 Ağustos 1999 gecesi yitirdiğimiz şair, çok sevdiği Günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.
1988' de kendisiyle yapılan bir söyleşide bu ifadeyi kullanan Can Yücel, müziğe geçişini şöyle anlatır : ''İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındayken. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm, arkasından bir şiir yazdim. Şiirime babamın yardımı çok oldu. Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana... Hep şiir çevresindeydim. Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın.''
Şairin şiire bakış açısını düşündüğümüzde, Octavia Paz'la ilişkilendirmekte zorlanmayız. Bu ilişkiyi kuran ortaklık, ''Tek bir şiirin, kendini bütün şairlere yazdırması'' düşüncesidir. Octavia Paz, ''Şairler aslında bir tek şiiri yazar'' derken, Can Yücel şunları söyler : ''Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir...Pat diye gelir O, ya bir afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık.''
Şiiri yaşamı çepeçevre saran bir bütünsellik olarak değerlendiren şairin şiirindeki temel öğeler, bu bütünsellik anlayışıyla bağdaşır : Mizah, alay, yergi, öfke, sevecenlik, lirizm, eleştirel bir dünya görüşü, siyasal bilinç...
Can Yücel'de mizah ve yergi başkasını küçük düşüren, gülünçleştiren bir mizah değildir. Yalanı, aldatmacayı, haksızlığı toplumsal düzenin ürünü olması açısından ele alır ve zaman zaman bunların farkında değilmiş gibi kendisiyle de dalga geçer. O'nun şiirlerinde aldatanın da aldatılanın da gülünçlüğünü buluruz.
Can Yücel şiirlerinde var olan ironi için şunları söyler :
''Harika odur ki, insanlar kendi adlarına değil, kainat adına yazarlar. Bütünselliğin dışında bir şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bir bütündür. Şiir bu bütünden çıkan çılgınlıktır. Çok ağır geçen hayatımızın içinde ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır.''
Kendisiyle yapılan bir söyleşide, şiir ve dil hakkındakı görüşlerini şöyle aktarmaktadır : ''Goethe der ya : dil orman gibidir. Ağaçlar çürür orman kalır. Bizde ağaçları kesmeye kalktılar.Bizde katıldık buna.Hala kahroluyorum.Yanlıştı. Sadeleştirme meselesi o bütünlüğün içinde sözcükleri, tümceleri nereye oturttuğunun hesabını vermek meselesidir. Kelimeler bütünselliğin parçalarıdırlar. Şiir kelimeleri bu galaksiye hediye etmektir.'' Can Yücel şiirine bu sözler ışığında baktığımızda, töresel dil anlayışına karşı çıkışı görürüz. Bu karşı çıkış şiirse sözcük dağarcığının genişletilmesi ile beslenir. Küfürler ve kaba sözcükler bu karşı çıkışla, şiirin içine girmiştir.
Can Yücel'in şiirsel imgesini kuruşundaki kaynakları; doğa, insanlar, olaylar,kavramlar, heyecanlar duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanları buluruz. ''Maaile'' şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Şair için ailesi çok önemlidir, eşi, çocukları torunları, babası... Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımaktadır. ''Küçük Kızım Su'ya'', ''Güzel'e'', ''Yeni Hasan'a Yolluk'', ''Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim'' bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.
Şairdeki imgeyi dönüştürme işlemi, gerçeküstücülerin üzerinde durmuş oldukları bilinçdışını özgürleştirme çabasıyla bağdaşır.
can
çekir'dağ'ına iner gibi bir meyvanın
indim durdum durmadan belaya;
halt etmiş Datça'da ağustos
bir ağaç kıskanır mı bir ırmağı
yakışır mı hiç yeşil olmağa
eğer sen halksan, bir haltsan, halktansan
sivriysen, yontulmamışsan
ve çivisi çıkmış kavgada
iki taşşak arasına sıkışmış
yarrak kadar yalnızsan
bildim ki sonu yok bu manda gözünün
sonu yok bu acıda açılan uçurumun
bir kadını, bir erkeği, bir
“bir” olmayı sevebilmişsan
yürü git çocuğum!
yürü git 'kızıl'a, 'kara'ya!
ne işin var ossuruktan teyyare yalnızlıkta
sen de kabulsün
sen de varsın götü boklu dünyanın
manasında!
manaya mana katan yüreğinle, davanla
takladaysan
bozulduysan hayata
sana da kulvar açar bu badem!
sana bir kere verir elbet bu
bu...
bu seceresine shakespeare
okuttuğum kainat!
Küçük İskender (21 ağustos 2001 Datça “Can Şenliği”)
ESERLERİ
Nazım, nesir çevirileriyle de tanınan Can Yücel, şiir alanında ilk kitabı Yazma (1950).
Sevgi Duvarı (1974),Bir Siyasinin Şiirleri (1974), Ölüm ve Oğlum (1976), Şiir Alayı (1981, ilk dört şiir kitabının toplu basımı), Rengahenk (1982), Gökyokuş (1984) kitaplarında topladı.
Bütün şiirleri (Gökyokuş dışında) 1985’te yayımlandı: Beşibiyerde.
Öteki şiir kitapları:
Canfeda (1986),
Kısa Devre (1990),
Kuzgunun Yavrusu (1990),
Çok Bi Çocuk (1992),
Gece Vardiyası (1993),
Güle Güle-Seslerin Sessizliği(1993),
Gezintiler (1994),
Maaile (1995),
Seke Seke (1997),
Mekanın Datça Olsun (1999),
Alavara (1999)
Yazıları; Düzünden (1994), Ve Can’dan Yazılar (1995) adıyla yayınlandı.
Yayımlanmış çevirileri:
Hatırladıklarım - E.Roosevelt (1953)
Yeni Türkiye:Bir Garp Devleti - G.Duhamel (1956)
Her Boydan - Dünya Şiirinden Çeviriler (1957)
Ann Frank`ın Hatıra Defteri - A.Frank (1958)
Lord Stadford`un Türkiye Hatıraları - S.Lane Poole (1959)
Sırça Kümes - T.Williams (1964)
Muhteşem Gatsby - S.Fitzgerald (1964)
Lenin Petrograd`da - E.Wilson (1967)
Küba`da Sosyalizm ve İnsan - E.Che Guevara (1967)
Gerilla Harbi - Mao Tse Tung (1967)
Siyah İktidar - S.Charmichael (1968)
Saloz`un Mavalı - P.Weiss (1972)
Yeni Başlayanlar İçin Marks - Rius (1977)
Bahar Noktası - W.Shakespeare (1981)
Şvayk Hitler`e Karşı - B.Brecht (1982)
Don Cristobita ile Don Rosita - F.G.Lorca (1983)
Batı Yakasının Hikayesi - A.Laurents (1988)
Kar Kokusu - C.M.Schulz (1991)
Fırtına - W.Shakespeare (1991)
Oliver Twist - C.Dickens (1992)
Hamlet - W.Shakespeare (1992)
Define Adası - R.L.Stevenson (1992)
/div> posted by
2006 Edebiyat Yıllığı’nda, edebiyatımızın tanınmış isimleri, kendi dallarında değerlendirmeler, 2005 yılında edebiyat fakültelerinin gerçekleştirdiği etkinlikler, edebiyatımızdaki tartışmalar ve olaylar yer alıyor. Kitapçılarda satışa sunulan yıllığın fiyatı 25 YTL.1000 sayfalık edebiyat yıllığında aydın üzerine tartışmalar, Nazım Hikmet, Adalet Ağaoğlu, Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal tartışmalarına yer veriliyor. 2006 Edebiyat Yıllığı’nda ayrıca 2005 yılında yitirdiğimiz Attila İlhan, Vüs’at O. Bener, Attila Özkırımlı gibi çok sayıda yazar da anılıyor.
![]() |
| Yıllığın yayın yönetmeni Ahmet Yıldız, "Yaşar Nabi ve Aziz Nesin'in yolundan gidiyoruz" dedi. |
20 YIL ARADAN SONRA GELEN YILLIK
20 yıldır gerçek anlamda bir edebiyat yıllığından yoksun olduğumuzu belirten yıllığın genel yayın yönetmeni yazar Ahmet Yıldız, hazırlık sürecini özetledi:
“Türk Edebiyatı, yaklaşık yirmi yıldır gerçek anlamda bir edebiyat yıllığından yoksundu. Bu durumu, edebiyatımız için büyük bir eksiklik ve haksızlık olarak değerlendirdik.
Büyük ‘yıllıkçı’lar, Yaşar Nabi Nayır ve Aziz Nesin’in yolundan gidiyoruz. Edebiyatçılarımızın soluksuz tükettiklerine inandığımız bir yılı derleyip toparladık.
Ankara’da 13 yıldır aralıksız çıkardığımız Edebiyat ve Eleştiri dergisinin kazandırdığı bilgi, kavrayış ve saygınlıkla yola çıktık.
Yıllığımız salt edebiyattan söz edecek, salt edebiyata ilişkin olayları, konuları kapsamaktadır.
Edebiyatımızın tanınmış isimleri, kendi dallarında değerlendirmeler, 2005 yılında üniversitelerimizin edebiyat fakültelerinin gerçekleştirdiği etkinlikler, edebiyatımızdaki tartışmalar ve edebiyat olayları yıllığımızda değerlendirilmiştir.”
2005 YILINDA KAYBETTİĞİMİZ EDEBİYATÇILAR
2006 Edebiyat Yıllığı’nda 2005 yılında yitirdiğimiz yazarlar, Attila Özkırımlı, Nermi Uygur, Vüs’at O. Bener, Şalim Şengil, Attila İlhan, Sulhi Dölek, Osman Numan Baranus ve Azer Yaran’a yer verilmiş.
EDEBİYAT OLAYLARI VE EDEBİYAT TARTIŞMALARI
Yıllıkta yer alan edebiyat olayları ve edebiyat tartışmaları ile ilgili bölümden önemli başlıklar:
Dil Tartışmaları
Aydın Üzerine Tartışmalar
Sivas Kıyımı Tartışmaları
Eğitim Tartışmaları
Adalet Ağaoğlu Tartışmaları
Orhan Pamuk Tartışmaları
Nazım Hikmet Tartışmaları
Yaşar Kemal Tartışmaları
F Klavye Tartışmaları
NE ARARSIN?
Ne ararsın Tanrı ile aramda
Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yok ise haramda
Başı açığa neden türban sorarsın?
Rakı, şarap içiyorsam sana ne
Yoksa sana bir zararı, içerim
İkimizde gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim
Esir iken mümkün müdür ibadet?
Yatıp kalkıp ATATÜRK'e dua et...
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.
İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz.
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.
Neyzen Tevfik
(1879-1953)
ŞİİRİ ÖZLÜYORUM DERGİSİ- 17. SAYI (AĞUSTOS- EYLÜL)

Ağustos'un ilk haftası tüm kitabevlerinde.
ŞİİRİ ÖZLÜYORUM 4 YAŞINDA !
Avner Ziss- Estetiğin Temel Kategorisi: İmge / S. 1-2
Mustafa Durak- Yücel Kayıran’ın “Felsefi” Şiiri ve Metafizik / S.3-11
Hüseyin Peker- Filtreli Sevgililer Harmanı (Şiir) / S. 12
Ahmet Ada- Kanto VII (Şiir) / S. 13
Hüseyin Çiftçi – Dizeler ( Şiir) / S.14
İlhan Kemal- Son Sus’luk İklimi (Şiir) / S.15
Zeki Karaaslan- Ah Karafil ! 1-2 (Şiir) / S.16
Serdar Koçak- Anı Trampası ( Şiir) / S. 17
Kemal Kaplan- Serasime (Şiir)- Dinginim Çığlık (Şiir) / S.18
Abdülkadir Budak- Yeri Değişince Değişen Şair / S.19
Dosya
Şair Ne Biliyor / S.20
Celal Soycan- “Bilgiyi Bozmak” İçin Bilgi Gerekir / S.21-22
Veysel Çolak- Şiirlerin İçerdiği Bilgi ve Poetika / S. 23
Ahmet Ada- Modern Şiir, Çağdaş Bilinç, Çağdaş Zihniyet Dünyasının
İçinden İnsanın Varoluş Sorunsalını Temellendiren Şiirdir / S.24-26
küçük İskender- Şairin Hücresi/ S.27
Hüseyin Çiftçi- Şair Bilmez ki… / S.28
Zeki Karaaslan- Şair Ne Biliyor? / S.29
Günay Güner- “Ateş Hırsızı” ve Bilgi / S.30-31
Ersin S. Torun- Şairin Bildikleri Ya da Cehaletin Dayanılmaz Mutluluğu / S.32-33
Ali Tekmil- Şair / Şiir Neyi Biliyor? / S.34
Bülen Top- Cebine Ne Koyduğunu Bilmeyen İnsandır Şair / S.35
Uluer Aydoğdu- Şair Ne Biliyor’a Yamuk Bakmak / S.36-42
Fuat Çiftçi- Fakir Şair, Zengin Bilgi / S.43-45
İlhan Büyükcebeci- Şair En Çok “ İnsanın Türküsünü Söylüyor”/ S.46-47
Altay Öktem- Şiir, Var Olan Bilgiyi Kirletilerek Yazılır / S.48
--------------------------------
Özgür Demirci- Şiirler / S.26
Şiir Gözü / S.45
Necati Albayrak- Şairlere Ölüm (Şiir), Direkler Arası (Şiir),
Gravür Öfke (Şiir) / S.49
Arif Erguvan- Heyula (Şiir) / S.50
Muzaffer Kale- Papatya Patlaması (Şiir) / S.50
Outis- Adlandırılamayan (Şiir) / S.51
Berna Olgaç- Cenin – VI, VII ( Şiir) / S.51
Uluer Aydoğdu- Doğulu Yürek ( Şiir) / S.52
Perihan Baykal- İçinde/n Gül Geçen Haikular, Bahar / Yaz Haikuları (Şiir) / S.53
Harfiyat – Kitap Tanıtımları Ve Söyleşi Köşemiz / S.54
Halim Şafak- Birhan Keskin’in “Siyah Bavulu” ! / S.55-58
Fuat Çiftçi- Şiir Seddinde Üç Adama Dair / S.59-60
Ahmet Ada- Modern Şiir Üzerine Denemeler: “ Şiir İçin Notlar” / S.61-62
Müyesser Yeniay- Yalnızlığın Betonunu Attım Etime ( Şiir) / S.62
Betül Tarıman- Çölü Kendine Mekan Bilmiş Bir Şair: Metin Fındıkçı / S.63-64
Aynur Özbek Uluç- Eğrilem (Şiir), Harede Cilveloy ( Şiir) / S.64
Hüseyin Mahir- Dağdan Büyük Cinozoğlu’nun Külüngü / S.65
Baran Doğu- Nurduman Duman Söyleşisi / S.66-68
Ahmet Bozkurt- Semih Çelenk İle “ Hamlet Renkli Türkçe” Üzerine Söyleşi / S.69-70
Ahmet Gök- Amancio (Şiir) /S.70
Günay Güner- 2005 Yılı Şiir Yıllıklarına Ek / S.71-73
Reyhan Özcan- Saint Antoine’da Son Güvercin: İlhan Berk / S.74
Hasan Efe- Dağlılar’ı Nasıl Okusak? / S.75-79
Mustafa Ergin Kılıç- İç Ters Açılar ! ( Şiir) / S.79
Özgür Balaban- Bazen Bu ( Şiir), Güzel Sözler ( Şiir) / S.79
“Çatı Çöktü Altında Kaldık”- Sivas’ta Katledilen Canlar / S.80
Ünsal Çankaya- Yaktık ( Şiir) / S.80
Ahmet Gök- Göndermeler / S.81-82
İçindekiler/ S.83
Ğöğe Bakma Durağı'nın bu sayısına gökyüzüne
şiirden yıldız savuranlar:
Sezgin Öndersever
Murat Üstübal
Hüseyin Sungur
Mehmet Hameş
Mitat Çelik
Adnan Acar
Dilek Dağtekin
Mehmet Şükrü K.
İlhan Kemal
Zeki Karaaslan
Yılmaz Cemgil
Bülent Keçeli
Evrim Nisan
Ahmet Günbaş
Dergi İletişim:
e-posta:gogebakmaduragi@hotmail.com
/div> posted bySıkı durun! Şimdi sizi binlerce yıl öncesinden yazılmış bir şiirle tanıştırmak istiyorum. Eski Mısır kaynaklı bir şiir bu. Çevirideki, Din Adamı Ankhu’nun Söz Sanatı Konusundaki Düşünceleri adını taşıyor. Sözü uzatmadan şiire dönelim yüzümüzü. Kusurumu bağışlayın, şiirin tamamını almak istiyorum buraya. Bütünselliğini çiğnemek istemiyorum:
“Kimsenin bilmediği sözler söyleyebilsem,
Şaşırtıcı deyimler,
Yepyeni, alışılmamış,
Bilineni tekrarlamayan sözler,
Önceki kuşaklardan
Atalardan aktarılmayan.
Etimden kemiğimden süzüp sunuyorum
İçimdeki tüm sözleri;
Eskiden söylenmiş ne varsa bayattır,
Söylenmişse işi bitiktir.
Ataların sözleriyle övünülmez.
Onlar söylemiş, sonrakiler hazıra konmuş
Daha önce konuşan artık konuşmuyordur;
Yeni şeyler söyleyendir bugün konuşan.
İlerde onun dediklerini yineleyecekler.
Olup bitenleri sonradan anlatmak marifet değil,
Masallar anlatılmış, bitmiştir
Olur, olmaz işlerden söz etmek de boşuna:
Hepsi yalan dolan;
Bu gibilerin adı anılmaz ilerde.
Ben gördüm, yaşadım bunu, ondan söylüyorum.
İlk kuşaktan bu yana kimler gelip geçtiyse
Hep geçmişe özendiler, öykündüler.” (1)
Evet,Rahip Ankhu’nun şiiri doğrudan belagatla ilişkilidir.Yani konuşma sanatıyla.Ankhu,açıkca söz meclisinde yeni bir sözü olanın yeri olacağını işaret ediyor.Kısaca “ baki kalan bu kubbede hoş bir seda” nın kalıcılığına inanıyorsak,tüm zamanlar ölçeğinde onun ‘yeni’liğini de tartışmak zorundayız.
Kimler aynı şeyleri geveleyip duruyor günümüzde? Doğal ki ilk akla gelen siyasetçiler… Haydi, onlara alıştık diyelim, ya birbirine benzeyen ya da aynı şiirin çevresinde dönüp duran şairlere ne demeli? Bugün şiirin dibe vurduğundan, çoktandır “büyük şair” gelmediğinden dem vuruyorsak Ankhu’nun haklılığı tartışılmaz. Geleneğe saplanmak, dil kirliliği yaratmak gibi yakınmaların temelinde , ‘Eskiden söylenmiş ne varsa bayattır/ Söylenmişse işi bitiktir ‘ serzenişi yatmıyor mu?
Son yıllarda neredeyse Osmanlıcayı yeniden hortlatanlar, aslında birer duyarlık fakiri olduklarının farkında değiller. Çok şükür bu konuda Hilmi Yavuz’un ve Attila İlhan’ın olumsuzlukları yadsınamaz! Yeniden bir Şeyh Galip olmanın ya da Lale Devri’nin rüzgârına kapılıp ince sazdan gazeller döktürmenin yer ve zaman ölçütüne göre olabilirliği yoktur. Ama nedense varmış gibi benzer çıraklar sardı ortalığı. Hani klonlaşan bu denli çakışmaz. Bir Tanzimat kafasıdır aldı yürüdü. İki yoldan kirlenip gidiyor dil. Bir yandan küresel adlandırmaların etkisinde kıvranırken, bir yandan da Osmanlıcayı yeniden keşfetmenin hüneriyle inciler yumurtlama sevdasından. Kimi şairler bütünlüğü göz ardı edip ‘eski’liği pul pul dökülen sözcüklerden medet umuyorlar. Hatta inatla bir iki eski sözcüğe bağlanıp şiiri hacıyatmaz kılığına sokuyorlar. Baş aşağı çevrildiğinde değişen bir şey yok. Bu anlamda uzak duruyorlar dilin çağdaşlaşmasına; hazırcılığı, kolaycılığı yeğ tutuyorlar.
Rahip Ankhu, görmüş geçirmiş kimliğiyle sesleniyor –bence eskimeyen-köşesinden; yaşadığı çağdaki acıklı sonucu gözler önüne seriyor kulağa küpe misali:
“Ben gördüm, yaşadım bunu: Ondan söylüyorum: İlk kuşaktan bu yana kimler gelip geçtiyse hep geçmişe özendiler, öykündüler.”
Peki, kim anımsıyor onları şimdi? Ama Rahip Ankhu’nun yıldızı parlamaya devam ediyor.
İlginçtir; Rahip Ankhu’dan binlerce yıl sonra Mevlana’da değinmiş aynı konuya. Üstelik lirik bir şair olarak. Anımsarsınız A.Kadir Türkçesiyle yansıtılan şu dizeleri:
“Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel,
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.”
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” (2)
Özellikle son dizenin çırpınışına bakarsak, Mevlana’nın yakınmasını “ artık bugünün şairi olmak gerek “ zorunluluğuna bağlayabiliriz. Elbette düne özgü bizi besleyen ne varsa özümseyerek, birleştirerek, ekleyerek, çıkararak… Yeni bir sesle, yepyeni bir kimlikle ileriye doğru yürüyerek… Yaşanmışlığın karanlık tünellerinde takılıp kalmayarak…
Dilerseniz Mevlana’nın yanına İranlı modern şair Sohrâb-i Sipihrî’nin, çağdaşı Furûğ-i Ferruhzâd’ın ölümü üzerine ( 32 yaşında trafik kazasına kurban gitmiş) yazdığı Dost adlı şiirden birkaç dize aktaralım. Bakın, niçin üzülüyor Sipihrî, Furûğ’un zamansız ölümüne:
“Büyüktü
Ve bugünün insanıydı
Bütün açık ufuklarla akrabaydı
Suyun ve toprağın ahenginden ne güzel anlardı .”(3)
Şiirin başlangıç dizeleri bunlar. Sipihrî, baş tacı ettiği şairin en önemli özelliğinin ‘yenilikçilik’ olduğunu söylüyor. Yani asıl üzüntü kaynağı burası, yeni sözler söyleyen bir şairin zamansız yitikliği. Hem de en olgun çağında… Sözün öksüzlüğü gibi! Öte anlamda insanın ıssızlığına, yalnızlığına denk geliyor söyledikleri. Ne yazık ki onca şair, Furûğ’un tazeliğinden habersiz; bayat, kokuşmuş sözlerle yuvarlanıp gidiyorlar. Yazmadan edememek, yetiştirmek, çırpıştırmak, tezcanlılık, coşku, ne derseniz deyiniz; bağışlanmaz kusurlarımız tekdüzeliğe götürüyor bizi. Şiir kitapları çoklukla birkaç iyi şairin gücüne dayanıyor. Zihinsel yoğunlaşmanın üst düzeye çıktığı birkaç üstün yaratıdan sonra bilineni yığıyoruz sayfalarca. Ne sözcük seçimine, ne de sözdizimine gerekli özeni gösteriyoruz. Kuruluk, yavanlık kimi zaman öyle sırıtıyor ki; çarşıda-pazarda ilginç sözlerle müşteriye seslenen tezgâhtarın becerisi karşısında saf düzenini koruyan şair müsveddeleri adına utanç duyuyoruz.
Benim şair adayından dileğim şu: Kalemi eline alıp boş bir sayfaya yöneldiğinde kendini söz meclisindeymiş gibi duyumsamaya çalış. Yani o sayfada senden önce kalburüstü konukların bulunduğunu, binlerce yıllık söz emeğiyle var olduğunu düşün. Öyle derin düşün ki sözün eksenine yapışan şiirler yanında, neyi nasıl söyleyebileceğinin telaşıyla başla ilk dizeye. Usulca bir kenarına iliş o sayfanın ve sözün merkezine gelene değin iliştiğin noktaya tutunmasını bil. Kesinlikle abartılı övgülere, gelir geçer uğultulara kanma. Önce kendini geçmeyi hedefle. Sesini soluğunu bir güzel ayıkla. Doğal ki her yenilik ibresinin ‘ileri’ yi göstermediğini bile bile ‘yarın’ın gözlüğü ile bakmalısın geleceğe.
Unutma, tüm zamanları yoklayan şiirin yüksek beğenisi bir çift göz gibi adım adım izliyor seni! Değişmeyen tek şeyin ‘değişim’ olduğunu anımsayarak…
(ANdız Dergisi Sayı 6)
|
| Haydar Ergülen 1994-96 yılları arasında Express dergisinde çıkan yazılarını kitaplaştırdı. FOTOĞRAF: Serkan Taycan |
EFNAN ATMACA (Arşivi)
İSTANBUL - Radikal okurlarının her çarşamba bu sayfalarda yayımladığı 'Açık Mektup'tan tanıdığı şair Haydar Ergülen bu kez bir deneme kitabı yayımladı. 1994-96 arası Ekspress dergisinde yayımlanan denemelerini 'Düzyazı: 100 Yazı'da bir araya getiren Ergülen 550 sayfalık kitabı ilk eline aldığında "Hoşuma gitti. Şiir kitaplarım var dokuz-on tane. Bu kitabı okuyunca hoşuma gitti. Belki çok emek verdiğim ya da yayımlanması için 10 yıl beklediğimden. Fena yazmamışım diye düşündüm. Bir kitabım oldu duygusuna kapıldım" diyor.