Temmuz 30, 2006
ÜÇ NOKTA Sayı:6 (Temmuz-Eylül) 2006
1960’lar: Yeni bir dünya mümkün! Bu sayımızda, altmışlı yılların şiirini merkeze alarak; 60-70 aralığının şiir, edebiyat, kültür, sanat, sosyolojik ortamını bugünün gözüyle anlamaya çalıştık. Altmışları hatırlayacak olursak; sosyal, siyasal konularda bilinçli, sanata karşı ilgili, savaş karşıtı, özgürlükçü, barışçı, siyasi, edebi, ahlaki her türlü itirazını cebinde bir öğrenci pasosu gibi değil; ruhunda ‘yeni bir dünyanın mümkün’lüğünü taşıyan, toplumu değiştirecek gücü kendinde gören dönem gençliği: ‘68 Kuşağı’, yaptıklarıyla dünyanın hafızasında tuttuğu o önemli yeri korumayı sürdürüyor... 60’lı yılların ikinci yarısında Nâzım Hikmet’in kitaplarının yayımlanmasının serbestleşmesi, 27 Mayıs Darbesi -ya da dönemin ifadesiyle Devrim(!)- sonrası hazırlanan 61 Anayasasının getirdiği görece özgürlük ortamı, haftalık periyotlarla etkin güncel-düşünsel-siyasi kültür dergilerinin yoğun olarak dolaşıma girmesi ve gündemi belirlemesi, Fransa merkezli ‘özgürlük hareketleri’nin bize yansımaları, o yıllarda olan belli başlı gelişmelerdi. Sanat ta tüm bu sosyal hayatı değiştirip dönüştüren gelişmelerin dışında değildi! Ki altmışlı yıllar şiiri; ‘alt yapının üst yapıyı belirlemesi’, sanatın işlevselliğinin başat dert olarak algılanması, öyle tanımlanması,… şiirin toplumsallaşması, deyim yerindeyse tabana yayılması altmışlı yıllar şiirinin ikinci döneminde her ne kadar II. Yeni şiiri çekiciliğiyle, diliyle, söylemiyle göz önünde bir yerde olsa da sokaktaki kalabalığa karışarak yetmiş şiirini hazırladı. Memet Fuat’ın şiir yıllıkları, kültür-sanat dünyamızı zenginleştiren çevirileri ve Yeni Dergi’nin yayımlanmaya başlaması, Cemal Süreya’nın Papirüs’ü, Cöntürk ve arkadaşlarının tavrını dillendiren: Devinim 60, Dönem, Yordam. 67’de Sosyalist Gerçekçi şairlerin Yeni Gerçek dergisinde yayımladıkları ortak imzalı bildiri, 69’da Ant dergisinde ‘Genç şairleri savaş açıyor!’ adlı manifesto (Behramoğlu, Özel, Mert, Berfe), köy enstitülü yazarların ‘köylü aydınlanması’na dair verdikleri ürünler… şiirin, edebiyatın içinde önde duran gelişmelerdi. Altmış Kuşağı şairlerinin dikkat çekici bir yönü de belirli anlayışlar etrafında, dergilerde bir kuşak bilinciyle hareket etmeleri, II. Yeni’nin dile ve şiire getirdiği kazanımlardan beslenmeleri (Sosyalist Gerçekçi anlayışı benimseyen şairler hariç.) ve hemen her birinin şiirin yanında eleştirel yazı yazmalarıdır diyebiliriz. Altmışlı yılların şiirini anlamak 60’lı yıllara değişik açıdan bakarak ve farklı disiplinlere yaklaşarak ancak mümkün olabilir. Bu bağlamda 60’lı yılların sosyolojik ve edebi yapısını Murat Belge, Muzaffer İlhan Erdost ile dünya ve Türkiye’deki 68 kuşağını Focuolt, Ertuğrul Kürkçü’yle ve altmışlı yıllar şairlerinin birkaçıyla (Berköz, Berfe, Canberk, Sezer, Turan, Timuçin) söyleşerek hazırladık. Bazı yazıları, sayfa sınırlaması nedeniyle erteledik, oylumlu yazıların da ancak bir bölümünü yayımlayabildik. İlgilerinden dolayı teşekkür eder, bu mecburiyet için özür dileriz, tüm şair ve yazar dostlarımızdan… Yazıların tamamı ve devamı hazırlamakta olduğumuz ‘3 DARBE 1 KİTAP’ta yer alacak. Altmışlı yılların; şair, dergi ve eleştirmenlerini ‘genç’ arkadaşlarımıza, kuşağımıza hatırlatmak anlamında adlarına burada yer vermek isteriz. Dönemin ilk anda akla gelen eleştirmenleri: Memet Fuat, Rauf Mutluay, Hüseyin Cöntürk, Asım Bezirci, Adnan Benk, Eser Gürson, Konur Ertop, Muzaffer Erdost, Güven Turan, Haluk Aker,... Şairleri: Ataol Behramoğlu, Güven Turan, Haluk Aker, Egemen Berköz, Eray Canberk, Sennur Sezer, İsmet Özel, Metin Demirtaş, Afşar Timuçin, Hüseyin Peker, Cahit Zarifoğlu, Özkan Mert, Halil İbrahim Bahar, Süreyya Berfe,... Dergileri: Dönem, Yeni Dergi, Papirüs, Devinim, Yordam, Yeni Gerçek, Evrim, Yelken, Yeni Ufuklar, Halkın Dostları, Soyut, Ataç, Yeni Eylem, Dost, Şiir Sanatı... diye sayabiliriz... Sivas kıyımının 13. yılında 37 ‘can’ı saygıyla anıyor ve bu ay dem köşemizde ‘Sivas acımız’: Behçet Aysan’ın ‘beyaz bir gemidir ölüm’ şiirine yer veriyoruz... Altmışlı yılların; kültür, sanat, sosyolojik ortamını, edebiyatını, şiirini, şairlerini, dergilerini,… tanımak için önemli bir anahtar olduğu düşündüğümüz bu sayımızın ardından gelecek sayımızda 70’lerin şiiri, şairleri, edebiyat dergileri, sanat ve toplumsal ortamıyla,.. devam edeceğiz. İlgilenen arkadaşlarımızı dergimizin sayfalarında buluşmaya davet ediyoruz. Dergimizin şiir sayfalarında yoğun olarak 2000’li yılların ‘yeni’ şiirine yer vermeyi ve ‘genç’ şair yazarlarımıza kapılarımızı aralamayı sürdüreceğiz… İyi Okumalar Cenk GündoğduÜÇ NOKTA Sayı:6 (Temmuz-Eylül) 2006 İÇİNDEKİLER:cenk gündoğdu 1 eşik............ 1960’lar: yeni bir dünya mümkün! behçet aysan 4 dem(şiir)..... beyaz bir gemidir ölümroland barthes 5 poetika....... şiirsel bir yazı var mıdır? cenk gündoğdu 6 dosya......... 60’lara bakmakmurat belge 7 söyleşi........ “şiddetin milliyetçilik ve her şeyle...”müslim çelik 12 şiir.............. şehir diyalektiğimichel foucault 13 söyleşi........ ’68 mayıs’ı foucault’güven turan 16 söyleşi........ “60’lı yıllar, çağdaş eleştirinin başlangıcıdır...”gökçenur ç. 19 şiir.............. dirim dolu çırpınmabetül tarıman 20 şiir.............. her ağaç adıyla yaşarsüreyye berfel 21 söyleşi........ “dille oynanamaz, çocuk oyuncağı...”eray canberk 23 söyleşi........ “başlangıçta II. yeni’ye yakınlık...”betül dünder 25 şiir.............. bendirafşar timuçin 26 söyleşi......... “eleştirinin hali haraptı...”tozan alkan 27 şiir.............. hayat memat bilgisiegemen berköz 28 söyleşi........ “bizim kuşak dergi çıkarmaya...”muzaffer ilhan erdost 30 söyleşi........ “ikinci yeni şairleri de ...”berfe 35 şiir(elizi)...... yorgo seferis’e iskele ışıklarıülkü tamer 36 deneme...... papirüs ve cemal süreyamehmet h. doğan 37 deneme...... 60’larda eleştiri ortamıonur caymaz 40 şiir.............. sonra?kemal özer 41 deneme...... 60’lı yıllar ve şiirayşe nalan 42 şiir.............. cehenneme kurulusennur sezer 43 deneme...... 1960: bu kuşağı dönemin...doğan ergül 45 şiir.............. ruyaataol behramoğlu 46 deneme...... 1960 şiiri üstüne notlaratakan yavuz 47 şiir.............. merzifonda gün batarkenaydın hatipoğlu 48 deneme...... yeni gerçek dergisigüray öz 49 deneme...... 60’ların, 70’lerin kültür...selma ağabeyoğlu 50 deneme...... deli kızın türküsütahir abacı 51 deneme...... 1960’lara bakış...cenk gündoğdu 57 şiir.............. nehrin atlarıyusuf çotuksöken 58 deneme...... dinci ve dindarazad ziya eren. 60 şiir.............. garami bir şarkıertuğrul kürkçü 61 deneme...... hâlâ bir 68 kuşağı...şeref bilsel 67 deneme...... bahçeye çıkmakemel güz 69 şiir.............. zindan kadınakif kurtuluş 70 deneme...... halkın dostlarıhakan cem 75 şiir.............. mısır el yazmalarıali ayçil 76 deneme...... karakoç, özel ve zarifoğluderya önder 77 şiir.............. balkondaki güvercincelâl soycan 78 deneme...... kimin borçlusuyum?merih akoğul 80 deneme...... 60’lı yıllarda fotoğraffatih altuğ 82 deneme...... 60’larda cöntürk ve çevresinde eleştiriaziz kemal hızıroğlu 84 şiir.............. istanbul mahmudesioğuz özdem 85 deneme...... genç şairden mektuplaronur behramoğlu 87 deneme...... 68’liler: mesutları çok az...a. galip 89 deneme...... kuşak tartışmasıfigen özdemir 91 deneme...... 60’larda türk sinemasıdünyada edebiyat 93 deneme...... şiirin-şairin mevsimi III deniz durukan 95 deneme...... 60’larda popüler müzük
 
posted by süreyya at 12:50 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 29, 2006
Melih Cevdet Ödülü Küçük İskender’in
Bu yıl ilk kez düzenlenen Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü'nü, Sel Yayınları’ndan çıkan 'İskender'i Ben Öldürmedim' kitabıyla küçük İskender kazandı. küçük İskender 3 bin YTL para ödülünün de sahibi oldu. Türkiye Yazarlar Sendikası ile Milas-Ören Belediyesi işbirliğiyle düzenlenen yarışmada Doğan Hızlan, Ataol Behramoğlu, Orhan Koçak, Eray Canberk, Egemen Berköz, Refik Durbaş ve Enver Ercan'dan oluşan seçici kurul tarafından ödüle layık görülen küçük İskender'e ödülünü 4-6 Ağustos arasında Ören'de gerçekleştirilecek Melih Cevdet Anday Şiir Günleri'nin açılışında verilecek. Küçük İskender, Melih Cevdet gibi bir usta adına düzenlenen bu ödülü kazandığı için çok mutlu olduğunu belirtti.

Küçükiskender

28 Mayıs 1964’te İstanbul’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde beş yıl okuduktan sonra ayrıldı. Bir süre de İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğrenim gördü. 1985 yılından itibaren çeşitli edebiyat dergilerinde şiir ve yazıları yayımlanmaya başladı. İlk ve uzun şiirleri Adam Sanat Dergisi'nin hemen her sayısında yer aldı. Temalarında alışılagelmişin kimi kez tam karşısında yer alan, polemikçi, başkaldırıcı şiiriyle sadece 1980'li yılların değil tüm Türk şiirinin en gözüpek şairi. Fazlaca karışık ve yer yer fazlaca uzun ve çoğaltımcı şiiri özgün çarpıcı başarı düzeylerine de ulaşabiliyor. Geleneksel yöntemler kullanarak yazdığı divan tarzı şiirleri, gazelleriyle de dikkat çekiyor.

Günümüze değin bunca yıllık süreye onlarca şiir ve özgür metin, bir günlük, üç roman, iki özel derleme, bir inceleme, bir antoloji olmak üzere birçok kitap sığdırdı. Kimi Avrupa ülkelerinde çıkan antolojilerde şiirleri basıldı. Kanada'da yayımlanan Descant adlı edebiyat dergisinin Türkiye özel sayısında, ABD'de ise Murat Nemet Nejat'ın 'eda' kavramında yoğunlaştığı Türk şairlerinden çeviri antolojisinde kendine yer buldu. 2000 yılında İtalya'da düzenlenen Avrupalı Genç Şairler Yarışması'nda (La Giovane Poesia D'europa Nel 1999) ilk ona girdi ve bu şairlerle birlikte kitaplaştırıldı. Yine aynı yıl içersinde uzun zamandır sinema dalındaki jürisinde de yer aldığı Orhon Murat Arıburnu Ödülleri'nde 'Bir Çift Siyah Deri Eldiven' adlı şiir kitabıyla birincilik alarak ödüllendirildi. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Fotoğraf Bölümü master öğrencilerine 'Postmodernizmin Görsel Malzemeye Etkisi' üzerine bir seminer verdi. 2001 yılında Almanya'da, 2002'de de Hollanda'nın çeşitli şehirlerindeki etkinliklerde konuşmacı olarak ve şiir performanslarıyla yeraldı. 2003 yılında Berlin'de düzenlenen İlk Türkiyeli Eşcinseller Kongresi'nde bu konudaki dekleresini okudu. 2004'te Newyork'ta ve Kuzey Carolania'da üniversitelerde konuşma yaptı ve tek kişilik okuma gecelerine konuk oldu. Ayrıca Türkiye'de farklı üniversitelerde ve liselerde panellere, workshop'lara katıldı. 2005 ODTÜ Bahar Şenliği'nde ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu için bir açıkhava söyleşisine konuk olarak katıldı. Bir dönem seslendirme, senaristlik, radyo programcılığı, şiir matineleri de yapan küçük İskender, içlerinde 'Ağır Roman' ve 'O Şimdi Asker'in de bulunduğu beş filmde de oyuncu olarak rol aldı. Halen Varık, Adam Sanat, Yasak Meyve, Kaçak Yayın adlı dergiler ağırlıklı olmak üzere yazmaya ve kitaplaşmış eserlerini yayımlamaya devam etmektedir.

Kitap listesi

Şiir
* Gözlerim Sığmıyor Yüzüme (1988 / Adam Yayınları)
* Erotika (1991 / Adam Yayınları)
* Yirmi5April (1994 / YKY)
* Periler Ölürken Özür Diler (1994 / Gendaş)
* Suzidilara (1996 / Adam Yayınları)
* Güzel Annemin Hayal Gücü (Tek Baskılık Kitap) (1996 / Hera Şiir Kitaplığı)
* Ciddiye Alındığım Kara Parçaları (1997 / YKY)
* Papağana Silah Çekme! (1998 / Om Yayınları)
* Alp Krizi (Tek Baskılık Kitap) (1999 / Çalıntı Yayınları)
* Gözyaşlarım Nal Sesleri (1999 / Adam Yayınları)
* Bir Çift Siyah Deri Eldiven (2000 / Adam Yayınları)
* İpucu Bırakma Sanatı (2000 / Om Yayınları)
* Bahname (2000 / Om Yayınları)
* Klarnet (2001 / Om Yayınları)
* Kahramanlar Ölü Doğar (2001 / Om Yayınları)
* Çürük Et Deposu (2001 / Adam Yayınları)
* Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm (2002 / Om Yayınları)
* Eski Kral Deposu (2002 / Adam Yayınları)
* Siyah Beyaz Denizatları (Toplu Şiirler I) (2003 / Gendaş)
* Barudî (Kürtçe Çeviri) (2003 / Piya)
* Dicle ile Fırat (2004 / Gendaş)
* Bir Daha Bana Benzeme Angel! (2004 / Varlık)

Serbest Metinler
* Dedem Beni Korkuttu Hikâyeleri (1992 / Parantez)
* İkizler Burcu Hikâyeleri (1993 / Parantez)
* 666 (1994 / Gendaş)
* The Kırmızı Başlıklı İstasyon Şefi (1996 / Parantez)
* Belden Aşağı Aşk Hikâyeleri (1996 / Parantez)
* Pop H'art (1997 / İnkılâp)
* Balık Burcu Hikâyeleri (2000 / Parantez)
* Made In Hell (2001 / İnkılâp)
* Insectisid (2002 / Stüdyo İmge)
* Necronomicon / Ölüm Kitabı (2004 / Turuncu Medya)
* Burç Hikayeleri (2005 / Sel Yayıncılık)

Romanlar
* Flu'es (1998 / Parantez)
* Cehenneme Gitme Yöntemleri (1999 / Parantez)
* Zatülcenp (2000 / İnkılâp)

Özel Derlemeler
* Kanlı Lağım Fareleri'den küçük İskender'e (2001 / Stüdyo İmge)
* Aşk Şiirleri Kolonisi (2004 / Everest)

İnceleme / Eleştiri
* Şiirli Değnek (1995 / YKY)
* Eflatun Sufleler (2002 / Gendaş)
* Rimbaud'ya Akıl Notları (2004 / Alkım)

Günce
* Cangüncem (1996 / Gendaş)
 
posted by süreyya at 8:02 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 28, 2006
Tiyatro ve Sinema Dünyasında Yaprak Dökümü
Tiyatro ve Sinemanın sevilen oyuncularından Ayşen Tekin ve Baykal Saran vefat etmiştir.
Baykal Saran'ın cenazesi yarın Cebeci Asri Mezarlığı’nda defnedilecek. Yakın zamanda Tiyatro ve sinema sanatçılarından Mehmet Akan ve Gazeteci - Yazar Reha Mağden'i de ebediyete uğurladık. Sanatçılarımıza allahtan rahmet diliyorum.
 
posted by süreyya at 8:57 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 24, 2006
Can Yücel'in bu yıl Datça'da yapılamayan! şenliğinin hatırına...

Can Yücel (© BeKa)

Fotoğraf: Bekir Karadeniz


HAYATI

Şair, yazar, felsefe hocası, milletvekili, konservatuar ve köy enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücel'in oğlu Can Yücel, 1926'da İstanbul'da dünyaya geldi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. 1950 'de yurda geri döndü ve aynı yıl babasının önerisi ve desteği ile ilk kitabı ''yazma''yı çıkarttı. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu yıllarda Che Guevera ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıla mahkum oldu. İki yıl sonra genel bir afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından ''Bir Siyasinin Şiirleri'' adlı kitabını yayınladı. Şair'in bu kitabı için ilk kez yoğun ve ciddi şiirle ilgilendiği dönemin şiirlerini içerir diyebiliriz. "Bir Siyasinin Şiirleri" nin önsözünü yazan Refik Durbaş, kitabı ''Can Yücel'i geniş okuyucu kitlesiyle buluşturan, kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getiren, öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen, siyasal şiirlere ağırlık verilen bir kitap'' olarak değerlendirir. Can Yücel ise yazdıktan seneler sonra, "kişinin dış baskıların hışmı karşısında kendi özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullandığı bir savunma mekanizması, baskının, acının üstüne gidiş" olarak nitelendirir.

Şair 1973'de "Sevgi Duvarı" kitabıyla kitlelerle daha yaygın bir şekilde buluştu. Şiir kitapları ardarda gelmeye başladı : "Ölüm ve Oğlum", "Şiir Alayı", "Rengahenk", "Gökyokuş", "Gece Vardiyası", "Güle Güle Seslerin Sessizliği" ..... Bunlardan bazıları.

Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Bu kendine has çeviriler kimi zaman beğenilip ayakta alkışlanırken, kimi zaman eleştiri konusu oldu. Son yıllarda her hafta "Leman"da her ay "Öküz" de yazıları ve şiirleri yayınlandı. "Mekanım Datça Olsun" demişti. 12 Ağustos 1999 gecesi yitirdiğimiz şair, çok sevdiği Günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.

1988' de kendisiyle yapılan bir söyleşide bu ifadeyi kullanan Can Yücel, müziğe geçişini şöyle anlatır : ''İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındayken. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm, arkasından bir şiir yazdim. Şiirime babamın yardımı çok oldu. Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana... Hep şiir çevresindeydim. Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın.''

Şairin şiire bakış açısını düşündüğümüzde, Octavia Paz'la ilişkilendirmekte zorlanmayız. Bu ilişkiyi kuran ortaklık, ''Tek bir şiirin, kendini bütün şairlere yazdırması'' düşüncesidir. Octavia Paz, ''Şairler aslında bir tek şiiri yazar'' derken, Can Yücel şunları söyler : ''Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir...Pat diye gelir O, ya bir afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık.''

Şiiri yaşamı çepeçevre saran bir bütünsellik olarak değerlendiren şairin şiirindeki temel öğeler, bu bütünsellik anlayışıyla bağdaşır : Mizah, alay, yergi, öfke, sevecenlik, lirizm, eleştirel bir dünya görüşü, siyasal bilinç...

Can Yücel'de mizah ve yergi başkasını küçük düşüren, gülünçleştiren bir mizah değildir. Yalanı, aldatmacayı, haksızlığı toplumsal düzenin ürünü olması açısından ele alır ve zaman zaman bunların farkında değilmiş gibi kendisiyle de dalga geçer. O'nun şiirlerinde aldatanın da aldatılanın da gülünçlüğünü buluruz.


Can Yücel şiirlerinde var olan ironi için şunları söyler :

''Harika odur ki, insanlar kendi adlarına değil, kainat adına yazarlar. Bütünselliğin dışında bir şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bir bütündür. Şiir bu bütünden çıkan çılgınlıktır. Çok ağır geçen hayatımızın içinde ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır.''

Kendisiyle yapılan bir söyleşide, şiir ve dil hakkındakı görüşlerini şöyle aktarmaktadır : ''Goethe der ya : dil orman gibidir. Ağaçlar çürür orman kalır. Bizde ağaçları kesmeye kalktılar.Bizde katıldık buna.Hala kahroluyorum.Yanlıştı. Sadeleştirme meselesi o bütünlüğün içinde sözcükleri, tümceleri nereye oturttuğunun hesabını vermek meselesidir. Kelimeler bütünselliğin parçalarıdırlar. Şiir kelimeleri bu galaksiye hediye etmektir.'' Can Yücel şiirine bu sözler ışığında baktığımızda, töresel dil anlayışına karşı çıkışı görürüz. Bu karşı çıkış şiirse sözcük dağarcığının genişletilmesi ile beslenir. Küfürler ve kaba sözcükler bu karşı çıkışla, şiirin içine girmiştir.

Can Yücel'in şiirsel imgesini kuruşundaki kaynakları; doğa, insanlar, olaylar,kavramlar, heyecanlar duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanları buluruz. ''Maaile'' şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Şair için ailesi çok önemlidir, eşi, çocukları torunları, babası... Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımaktadır. ''Küçük Kızım Su'ya'', ''Güzel'e'', ''Yeni Hasan'a Yolluk'', ''Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim'' bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.

Şairdeki imgeyi dönüştürme işlemi, gerçeküstücülerin üzerinde durmuş oldukları bilinçdışını özgürleştirme çabasıyla bağdaşır.



can

çekir'dağ'ına iner gibi bir meyvanın
indim durdum durmadan belaya;
halt etmiş Datça'da ağustos
bir ağaç kıskanır mı bir ırmağı
yakışır mı hiç yeşil olmağa
eğer sen halksan, bir haltsan, halktansan
sivriysen, yontulmamışsan
ve çivisi çıkmış kavgada
iki taşşak arasına sıkışmış
yarrak kadar yalnızsan
bildim ki sonu yok bu manda gözünün
sonu yok bu acıda açılan uçurumun
bir kadını, bir erkeği, bir
“bir” olmayı sevebilmişsan
yürü git çocuğum!
yürü git 'kızıl'a, 'kara'ya!
ne işin var ossuruktan teyyare yalnızlıkta
sen de kabulsün
sen de varsın götü boklu dünyanın
manasında!
manaya mana katan yüreğinle, davanla
takladaysan
bozulduysan hayata
sana da kulvar açar bu badem!
sana bir kere verir elbet bu
bu...
bu seceresine shakespeare
okuttuğum kainat!

Küçük İskender (21 ağustos 2001 Datça “Can Şenliği”)


ESERLERİ

Nazım, nesir çevirileriyle de tanınan Can Yücel, şiir alanında ilk kitabı Yazma (1950).

Sevgi Duvarı (1974),Bir Siyasinin Şiirleri (1974), Ölüm ve Oğlum (1976), Şiir Alayı (1981, ilk dört şiir kitabının toplu basımı), Rengahenk (1982), Gökyokuş (1984) kitaplarında topladı.

Bütün şiirleri (Gökyokuş dışında) 1985’te yayımlandı: Beşibiyerde.

Öteki şiir kitapları:

Canfeda (1986),

Kısa Devre (1990),

Kuzgunun Yavrusu (1990),

Çok Bi Çocuk (1992),

Gece Vardiyası (1993),

Güle Güle-Seslerin Sessizliği(1993),

Gezintiler (1994),

Maaile (1995),

Seke Seke (1997),

Mekanın Datça Olsun (1999),

Alavara (1999)

Yazıları; Düzünden (1994), Ve Can’dan Yazılar (1995) adıyla yayınlandı.


Yayımlanmış çevirileri:

Hatırladıklarım - E.Roosevelt (1953)

Yeni Türkiye:Bir Garp Devleti - G.Duhamel (1956)

Her Boydan - Dünya Şiirinden Çeviriler (1957)

Ann Frank`ın Hatıra Defteri - A.Frank (1958)

Lord Stadford`un Türkiye Hatıraları - S.Lane Poole (1959)

Sırça Kümes - T.Williams (1964)

Muhteşem Gatsby - S.Fitzgerald (1964)

Lenin Petrograd`da - E.Wilson (1967)

Küba`da Sosyalizm ve İnsan - E.Che Guevara (1967)

Gerilla Harbi - Mao Tse Tung (1967)

Siyah İktidar - S.Charmichael (1968)

Saloz`un Mavalı - P.Weiss (1972)

Yeni Başlayanlar İçin Marks - Rius (1977)

Bahar Noktası - W.Shakespeare (1981)

Şvayk Hitler`e Karşı - B.Brecht (1982)

Don Cristobita ile Don Rosita - F.G.Lorca (1983)

Batı Yakasının Hikayesi - A.Laurents (1988)

Kar Kokusu - C.M.Schulz (1991)

Fırtına - W.Shakespeare (1991)

Oliver Twist - C.Dickens (1992)

Hamlet - W.Shakespeare (1992)

Define Adası - R.L.Stevenson (1992)

 
posted by süreyya at 1:59 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Edebiyat Yıllığı 2006
2006 Edebiyat Yıllığı’nda, edebiyatımızın tanınmış isimleri, kendi dallarında değerlendirmeler, 2005 yılında edebiyat fakültelerinin gerçekleştirdiği etkinlikler, edebiyatımızdaki tartışmalar ve olaylar yer alıyor. Kitapçılarda satışa sunulan yıllığın fiyatı 25 YTL.

1000 sayfalık edebiyat yıllığında aydın üzerine tartışmalar, Nazım Hikmet, Adalet Ağaoğlu, Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal tartışmalarına yer veriliyor. 2006 Edebiyat Yıllığı’nda ayrıca 2005 yılında yitirdiğimiz Attila İlhan, Vüs’at O. Bener, Attila Özkırımlı gibi çok sayıda yazar da anılıyor.

Yıllığın yayın yönetmeni Ahmet Yıldız, "Yaşar Nabi ve Aziz Nesin'in yolundan gidiyoruz" dedi.


20 YIL ARADAN SONRA GELEN YILLIK
20 yıldır gerçek anlamda bir edebiyat yıllığından yoksun olduğumuzu belirten yıllığın genel yayın yönetmeni yazar Ahmet Yıldız, hazırlık sürecini özetledi:
“Türk Edebiyatı, yaklaşık yirmi yıldır gerçek anlamda bir edebiyat yıllığından yoksundu. Bu durumu, edebiyatımız için büyük bir eksiklik ve haksızlık olarak değerlendirdik.
Büyük ‘yıllıkçı’lar, Yaşar Nabi Nayır ve Aziz Nesin’in yolundan gidiyoruz. Edebiyatçılarımızın soluksuz tükettiklerine inandığımız bir yılı derleyip toparladık.
Ankara’da 13 yıldır aralıksız çıkardığımız Edebiyat ve Eleştiri dergisinin kazandırdığı bilgi, kavrayış ve saygınlıkla yola çıktık.
Yıllığımız salt edebiyattan söz edecek, salt edebiyata ilişkin olayları, konuları kapsamaktadır.
Edebiyatımızın tanınmış isimleri, kendi dallarında değerlendirmeler, 2005 yılında üniversitelerimizin edebiyat fakültelerinin gerçekleştirdiği etkinlikler, edebiyatımızdaki tartışmalar ve edebiyat olayları yıllığımızda değerlendirilmiştir.”

2005 YILINDA KAYBETTİĞİMİZ EDEBİYATÇILAR
2006 Edebiyat Yıllığı’nda 2005 yılında yitirdiğimiz yazarlar, Attila Özkırımlı, Nermi Uygur, Vüs’at O. Bener, Şalim Şengil, Attila İlhan, Sulhi Dölek, Osman Numan Baranus ve Azer Yaran’a yer verilmiş.

EDEBİYAT OLAYLARI VE EDEBİYAT TARTIŞMALARI



Yıllıkta yer alan edebiyat olayları ve edebiyat tartışmaları ile ilgili bölümden önemli başlıklar:
* Dil Tartışmaları
* Aydın Üzerine Tartışmalar
* Sivas Kıyımı Tartışmaları
* Eğitim Tartışmaları
* Adalet Ağaoğlu Tartışmaları
* Orhan Pamuk Tartışmaları
* Nazım Hikmet Tartışmaları
* Yaşar Kemal Tartışmaları
* F Klavye Tartışmaları




2006 EDEBİYAT YILLIĞI’NDAN KONU BAŞLIKLARI:
* 2005 Yılı Edebiyat Takvimi
* 2005 Yılında Şiir
* 2005 Yılında Öykü
* 2005 Yılında Roman
* 2005 Yılında Eleştiri-Deneme
* 2005 Yılında Çocuk Edebiyatımız
* 2005 yılında Edebiyat Eleştirimizin Durumu
* 2005 Yılında Edebiyat Tartışmaları
* 2005 Yılında Edebiyat Dergilerine Genel Bakış
* 2005 Yılında Yayın Yaşamına Başlayan Dergiler
* 2005 Yılında Edebiyat Olayları
* 2005 Yılında Çeviri Edebiyatı
* 2005 Yılında Yitirdiklerimiz
* 2005 Yılında Yayınlanmış Yerli Edebiyat Yapıtları
* Radyolarda Edebiyat
* Televizyonda Edebiyat
* Çeviri Yayınları ve Sorunları
* Dil Sorunu ve Dilsel Sorunlar
* Edebiyatçılarımızın Söyleşi ve Açıkoturumları
* Kitap İmzalayan Edebiyatçılarımız
* Sinemaya Uyarlanan Edebiyat Yapıtları
* Yurt Dışında Türk Dili ve Kültürü
* Armağanlar, Ödüller, Yarışmalar
* Edebiyatçı Konuklarımız
* Yurt Dışında Türk Edebiyatı
* Edebiyatçılarımızı Anma Tören ve Toplantıları
* Yaşdönümlerinde Edebiyatçılarımız
* Yazarlarımız 2005 Yılında Neler Yaptılar, 2006 Yılına Neler Hazırlıyorlar?
* Yayınevlerimiz 2005 Yılında Neler Yaptılar 2006 Yılına Neler Hazırlıyorlar?
* Üniversitelerimiz 2005 Yılında Neler Yaptılar, 2006 Yılına Neler Hazırlıyorlar?
* Köşe Yazarlarında Edebiyat


Kaynak:Ntvmsnbc
 
posted by süreyya at 1:45 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 23, 2006
neyzentevfik

NE ARARSIN?


Ne ararsın Tanrı ile aramda

Sen kimsin ki orucumu sorarsın?

Hakikaten gözün yok ise haramda

Başı açığa neden türban sorarsın?

Rakı, şarap içiyorsam sana ne

Yoksa sana bir zararı, içerim

İkimizde gelsek kıldan köprüye

Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim

Esir iken mümkün müdür ibadet?

Yatıp kalkıp ATATÜRK'e dua et...

Senin gibi dürzülerin yüzünden

Dininden de soğuyacak bu millet.

İşgaldeki hali sakın unutma

Atatürk'e dil uzatma sebepsiz.

Sen anandan yine çıkardın amma

Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.

Neyzen Tevfik
(1879-1953)

 
posted by süreyya at 8:21 PM ¤ Permalink ¤ 1 comments
morituro

morituro (1994)
Augusto de Campos
 
posted by süreyya at 6:30 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Psiu!

Psiu! (1965)
Augusto de Campos
http://www2.uol.com.br/augustodecampos/poemas.htm
(Görsel şiirler)
 
posted by süreyya at 5:35 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Şiiri Özlüyorum -17-

ŞİİRİ ÖZLÜYORUM DERGİSİ- 17. SAYI (AĞUSTOS- EYLÜL)




Ağustos'un ilk haftası tüm kitabevlerinde.



ŞİİRİ ÖZLÜYORUM 4 YAŞINDA !

Avner Ziss- Estetiğin Temel Kategorisi: İmge / S. 1-2

Mustafa Durak- Yücel Kayıran’ın “Felsefi” Şiiri ve Metafizik / S.3-11

Hüseyin Peker- Filtreli Sevgililer Harmanı (Şiir) / S. 12

Ahmet Ada- Kanto VII (Şiir) / S. 13

Hüseyin Çiftçi – Dizeler ( Şiir) / S.14

İlhan Kemal- Son Sus’luk İklimi (Şiir) / S.15

Zeki Karaaslan- Ah Karafil ! 1-2 (Şiir) / S.16

Serdar Koçak- Anı Trampası ( Şiir) / S. 17

Kemal Kaplan- Serasime (Şiir)- Dinginim Çığlık (Şiir) / S.18

Abdülkadir Budak- Yeri Değişince Değişen Şair / S.19

Dosya

Şair Ne Biliyor / S.20

Celal Soycan- “Bilgiyi Bozmak” İçin Bilgi Gerekir / S.21-22

Veysel Çolak- Şiirlerin İçerdiği Bilgi ve Poetika / S. 23

Ahmet Ada- Modern Şiir, Çağdaş Bilinç, Çağdaş Zihniyet Dünyasının

İçinden İnsanın Varoluş Sorunsalını Temellendiren Şiirdir / S.24-26

küçük İskender- Şairin Hücresi/ S.27

Hüseyin Çiftçi- Şair Bilmez ki… / S.28

Zeki Karaaslan- Şair Ne Biliyor? / S.29

Günay Güner- “Ateş Hırsızı” ve Bilgi / S.30-31

Ersin S. Torun- Şairin Bildikleri Ya da Cehaletin Dayanılmaz Mutluluğu / S.32-33

Ali Tekmil- Şair / Şiir Neyi Biliyor? / S.34

Bülen Top- Cebine Ne Koyduğunu Bilmeyen İnsandır Şair / S.35

Uluer Aydoğdu- Şair Ne Biliyor’a Yamuk Bakmak / S.36-42

Fuat Çiftçi- Fakir Şair, Zengin Bilgi / S.43-45

İlhan Büyükcebeci- Şair En Çok “ İnsanın Türküsünü Söylüyor”/ S.46-47

Altay Öktem- Şiir, Var Olan Bilgiyi Kirletilerek Yazılır / S.48

--------------------------------

Özgür Demirci- Şiirler / S.26

Şiir Gözü / S.45

Necati Albayrak- Şairlere Ölüm (Şiir), Direkler Arası (Şiir),

Gravür Öfke (Şiir) / S.49

Arif Erguvan- Heyula (Şiir) / S.50

Muzaffer Kale- Papatya Patlaması (Şiir) / S.50

Outis- Adlandırılamayan (Şiir) / S.51

Berna Olgaç- Cenin – VI, VII ( Şiir) / S.51

Uluer Aydoğdu- Doğulu Yürek ( Şiir) / S.52

Perihan Baykal- İçinde/n Gül Geçen Haikular, Bahar / Yaz Haikuları (Şiir) / S.53

Harfiyat – Kitap Tanıtımları Ve Söyleşi Köşemiz / S.54

Halim Şafak- Birhan Keskin’in “Siyah Bavulu” ! / S.55-58

Fuat Çiftçi- Şiir Seddinde Üç Adama Dair / S.59-60

Ahmet Ada- Modern Şiir Üzerine Denemeler: “ Şiir İçin Notlar” / S.61-62

Müyesser Yeniay- Yalnızlığın Betonunu Attım Etime ( Şiir) / S.62

Betül Tarıman- Çölü Kendine Mekan Bilmiş Bir Şair: Metin Fındıkçı / S.63-64

Aynur Özbek Uluç- Eğrilem (Şiir), Harede Cilveloy ( Şiir) / S.64

Hüseyin Mahir- Dağdan Büyük Cinozoğlu’nun Külüngü / S.65

Baran Doğu- Nurduman Duman Söyleşisi / S.66-68

Ahmet Bozkurt- Semih Çelenk İle “ Hamlet Renkli Türkçe” Üzerine Söyleşi / S.69-70

Ahmet Gök- Amancio (Şiir) /S.70

Günay Güner- 2005 Yılı Şiir Yıllıklarına Ek / S.71-73

Reyhan Özcan- Saint Antoine’da Son Güvercin: İlhan Berk / S.74

Hasan Efe- Dağlılar’ı Nasıl Okusak? / S.75-79

Mustafa Ergin Kılıç- İç Ters Açılar ! ( Şiir) / S.79

Özgür Balaban- Bazen Bu ( Şiir), Güzel Sözler ( Şiir) / S.79

“Çatı Çöktü Altında Kaldık”- Sivas’ta Katledilen Canlar / S.80

Ünsal Çankaya- Yaktık ( Şiir) / S.80

Ahmet Gök- Göndermeler / S.81-82

İçindekiler/ S.83

Fuat Çiftçi – Arılığın Giysisi (Şiir) / S.84
 
posted by süreyya at 3:48 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 22, 2006
Mühür


Mühür 9. sayısıyla tüm kitabevlerinde bulunabilir.
 
posted by süreyya at 11:08 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 21, 2006
Yeni bir dergi: "Göğe Bakma Durağı" çıktı.

Ğöğe Bakma Durağı'nın bu sayısına gökyüzüne
şiirden yıldız savuranlar:

Sezgin Öndersever
Murat Üstübal
Hüseyin Sungur
Mehmet Hameş
Mitat Çelik
Adnan Acar
Dilek Dağtekin
Mehmet Şükrü K.
İlhan Kemal
Zeki Karaaslan
Yılmaz Cemgil
Bülent Keçeli
Evrim Nisan
Ahmet Günbaş

Dergi İletişim:

e-posta:gogebakmaduragi@hotmail.com

 
posted by süreyya at 4:58 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
ŞİİRDE YENİLİK SORUNU


Sıkı durun! Şimdi sizi binlerce yıl öncesinden yazılmış bir şiirle tanıştırmak istiyorum. Eski Mısır kaynaklı bir şiir bu. Çevirideki, Din Adamı Ankhu’nun Söz Sanatı Konusundaki Düşünceleri adını taşıyor. Sözü uzatmadan şiire dönelim yüzümüzü. Kusurumu bağışlayın, şiirin tamamını almak istiyorum buraya. Bütünselliğini çiğnemek istemiyorum:

“Kimsenin bilmediği sözler söyleyebilsem,

Şaşırtıcı deyimler,

Yepyeni, alışılmamış,

Bilineni tekrarlamayan sözler,

Önceki kuşaklardan

Atalardan aktarılmayan.

Etimden kemiğimden süzüp sunuyorum

İçimdeki tüm sözleri;

Eskiden söylenmiş ne varsa bayattır,

Söylenmişse işi bitiktir.

Ataların sözleriyle övünülmez.

Onlar söylemiş, sonrakiler hazıra konmuş

Daha önce konuşan artık konuşmuyordur;

Yeni şeyler söyleyendir bugün konuşan.

İlerde onun dediklerini yineleyecekler.

Olup bitenleri sonradan anlatmak marifet değil,

Masallar anlatılmış, bitmiştir

Olur, olmaz işlerden söz etmek de boşuna:

Hepsi yalan dolan;

Bu gibilerin adı anılmaz ilerde.

Ben gördüm, yaşadım bunu, ondan söylüyorum.

İlk kuşaktan bu yana kimler gelip geçtiyse

Hep geçmişe özendiler, öykündüler.” (1)

Evet,Rahip Ankhu’nun şiiri doğrudan belagatla ilişkilidir.Yani konuşma sanatıyla.Ankhu,açıkca söz meclisinde yeni bir sözü olanın yeri olacağını işaret ediyor.Kısaca “ baki kalan bu kubbede hoş bir seda” nın kalıcılığına inanıyorsak,tüm zamanlar ölçeğinde onun ‘yeni’liğini de tartışmak zorundayız.

Kimler aynı şeyleri geveleyip duruyor günümüzde? Doğal ki ilk akla gelen siyasetçiler… Haydi, onlara alıştık diyelim, ya birbirine benzeyen ya da aynı şiirin çevresinde dönüp duran şairlere ne demeli? Bugün şiirin dibe vurduğundan, çoktandır “büyük şair” gelmediğinden dem vuruyorsak Ankhu’nun haklılığı tartışılmaz. Geleneğe saplanmak, dil kirliliği yaratmak gibi yakınmaların temelinde , ‘Eskiden söylenmiş ne varsa bayattır/ Söylenmişse işi bitiktir ‘ serzenişi yatmıyor mu?

Son yıllarda neredeyse Osmanlıcayı yeniden hortlatanlar, aslında birer duyarlık fakiri olduklarının farkında değiller. Çok şükür bu konuda Hilmi Yavuz’un ve Attila İlhan’ın olumsuzlukları yadsınamaz! Yeniden bir Şeyh Galip olmanın ya da Lale Devri’nin rüzgârına kapılıp ince sazdan gazeller döktürmenin yer ve zaman ölçütüne göre olabilirliği yoktur. Ama nedense varmış gibi benzer çıraklar sardı ortalığı. Hani klonlaşan bu denli çakışmaz. Bir Tanzimat kafasıdır aldı yürüdü. İki yoldan kirlenip gidiyor dil. Bir yandan küresel adlandırmaların etkisinde kıvranırken, bir yandan da Osmanlıcayı yeniden keşfetmenin hüneriyle inciler yumurtlama sevdasından. Kimi şairler bütünlüğü göz ardı edip ‘eski’liği pul pul dökülen sözcüklerden medet umuyorlar. Hatta inatla bir iki eski sözcüğe bağlanıp şiiri hacıyatmaz kılığına sokuyorlar. Baş aşağı çevrildiğinde değişen bir şey yok. Bu anlamda uzak duruyorlar dilin çağdaşlaşmasına; hazırcılığı, kolaycılığı yeğ tutuyorlar.

Rahip Ankhu, görmüş geçirmiş kimliğiyle sesleniyor –bence eskimeyen-köşesinden; yaşadığı çağdaki acıklı sonucu gözler önüne seriyor kulağa küpe misali:

“Ben gördüm, yaşadım bunu: Ondan söylüyorum: İlk kuşaktan bu yana kimler gelip geçtiyse hep geçmişe özendiler, öykündüler.”

Peki, kim anımsıyor onları şimdi? Ama Rahip Ankhu’nun yıldızı parlamaya devam ediyor.

İlginçtir; Rahip Ankhu’dan binlerce yıl sonra Mevlana’da değinmiş aynı konuya. Üstelik lirik bir şair olarak. Anımsarsınız A.Kadir Türkçesiyle yansıtılan şu dizeleri:

“Her gün bir yerden göçmek ne iyi.

Her gün bir yere konmak ne güzel,

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.”

Dünle beraber gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” (2)

Özellikle son dizenin çırpınışına bakarsak, Mevlana’nın yakınmasını “ artık bugünün şairi olmak gerek “ zorunluluğuna bağlayabiliriz. Elbette düne özgü bizi besleyen ne varsa özümseyerek, birleştirerek, ekleyerek, çıkararak… Yeni bir sesle, yepyeni bir kimlikle ileriye doğru yürüyerek… Yaşanmışlığın karanlık tünellerinde takılıp kalmayarak…

Dilerseniz Mevlana’nın yanına İranlı modern şair Sohrâb-i Sipihrî’nin, çağdaşı Furûğ-i Ferruhzâd’ın ölümü üzerine ( 32 yaşında trafik kazasına kurban gitmiş) yazdığı Dost adlı şiirden birkaç dize aktaralım. Bakın, niçin üzülüyor Sipihrî, Furûğ’un zamansız ölümüne:

“Büyüktü

Ve bugünün insanıydı

Bütün açık ufuklarla akrabaydı

Suyun ve toprağın ahenginden ne güzel anlardı .”(3)

Şiirin başlangıç dizeleri bunlar. Sipihrî, baş tacı ettiği şairin en önemli özelliğinin ‘yenilikçilik’ olduğunu söylüyor. Yani asıl üzüntü kaynağı burası, yeni sözler söyleyen bir şairin zamansız yitikliği. Hem de en olgun çağında… Sözün öksüzlüğü gibi! Öte anlamda insanın ıssızlığına, yalnızlığına denk geliyor söyledikleri. Ne yazık ki onca şair, Furûğ’un tazeliğinden habersiz; bayat, kokuşmuş sözlerle yuvarlanıp gidiyorlar. Yazmadan edememek, yetiştirmek, çırpıştırmak, tezcanlılık, coşku, ne derseniz deyiniz; bağışlanmaz kusurlarımız tekdüzeliğe götürüyor bizi. Şiir kitapları çoklukla birkaç iyi şairin gücüne dayanıyor. Zihinsel yoğunlaşmanın üst düzeye çıktığı birkaç üstün yaratıdan sonra bilineni yığıyoruz sayfalarca. Ne sözcük seçimine, ne de sözdizimine gerekli özeni gösteriyoruz. Kuruluk, yavanlık kimi zaman öyle sırıtıyor ki; çarşıda-pazarda ilginç sözlerle müşteriye seslenen tezgâhtarın becerisi karşısında saf düzenini koruyan şair müsveddeleri adına utanç duyuyoruz.

Benim şair adayından dileğim şu: Kalemi eline alıp boş bir sayfaya yöneldiğinde kendini söz meclisindeymiş gibi duyumsamaya çalış. Yani o sayfada senden önce kalburüstü konukların bulunduğunu, binlerce yıllık söz emeğiyle var olduğunu düşün. Öyle derin düşün ki sözün eksenine yapışan şiirler yanında, neyi nasıl söyleyebileceğinin telaşıyla başla ilk dizeye. Usulca bir kenarına iliş o sayfanın ve sözün merkezine gelene değin iliştiğin noktaya tutunmasını bil. Kesinlikle abartılı övgülere, gelir geçer uğultulara kanma. Önce kendini geçmeyi hedefle. Sesini soluğunu bir güzel ayıkla. Doğal ki her yenilik ibresinin ‘ileri’ yi göstermediğini bile bile ‘yarın’ın gözlüğü ile bakmalısın geleceğe.

Unutma, tüm zamanları yoklayan şiirin yüksek beğenisi bir çift göz gibi adım adım izliyor seni! Değişmeyen tek şeyin ‘değişim’ olduğunu anımsayarak…



Ahmet GÜNBAŞ


(ANdız Dergisi Sayı 6)


(1) Eski Mısır’dan Şiirler, Çev. T.S.Halman, Y.Kredi Yyn. 3.Bsm. Şubat 2004, s:155
(2) Bugünün Diliyle Mevlâna, A.Kadir,Kendi Yyn., 5.Bsm.Eylül 1976, s:112 (3) Bir Başka Doğuş, Furûğ-i Ferruhzâd, Türkçesi: Hatice Gülcan Topkaya, Om Şiir, 1.Bsm. İst.2002, S:157
 
posted by süreyya at 4:46 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Şairin Haletiruhiyesi

Şairin haletiruhiyesi
Haydar Ergülen 1994-96 yılları arasında Express dergisinde çıkan yazılarını kitaplaştırdı. FOTOĞRAF: Serkan Taycan
Denemelerini 'Düzyazı: 100 Yazı' adlı kitapta toplayan Haydar Ergülen, 'Bunlar haletiruhiye yazıları' diyor. Ergülen'e göre bir şair için düzyazı, 'başını camdan çıkarıp nefes almak' demek

EFNAN ATMACA (Arşivi)

İSTANBUL - Radikal okurlarının her çarşamba bu sayfalarda yayımladığı 'Açık Mektup'tan tanıdığı şair Haydar Ergülen bu kez bir deneme kitabı yayımladı. 1994-96 arası Ekspress dergisinde yayımlanan denemelerini 'Düzyazı: 100 Yazı'da bir araya getiren Ergülen 550 sayfalık kitabı ilk eline aldığında "Hoşuma gitti. Şiir kitaplarım var dokuz-on tane. Bu kitabı okuyunca hoşuma gitti. Belki çok emek verdiğim ya da yayımlanması için 10 yıl beklediğimden. Fena yazmamışım diye düşündüm. Bir kitabım oldu duygusuna kapıldım" diyor.
Ergülen'in bu denemelerinde yer alan temalara Radikal'deki yazılarından da aşinayız aslında. Ancak bu yazılar 'daha uzun'. Onun dilini sevenler için tadı damağında kalmadan bir okuma keyfi sunuyor kitap. Ergülen'le düzyazı sevdasını ve 'Açık Mektup'un dizelerini konuştuk.
Şair Haydar Ergülen'in 'düzyazı' yazarlığı nasıl oldu? Bu kitaptaki yazılar nasıl ortaya çıktı?
Düzyazı yazmak içimde kalmış bir şeydir. Kitapta da belirttiğim gibi 'heves'le başladım. Ondan önce de zaten pek çok yazı yazıyordum. Özellikle şiir ve şairler üzerine yazılar yazıyordum. Bir yaz eve kapandım ve yazmaya başladım. Bir haftada 13 yazı olmuş baktım. O zaman Express dergisi haftalık çıkardı. Onlara verdim, onlar da yayımlamaya başladı. Devam ettim. Kafamda 100 yazı yazabilir miyim diye bir fikir vardı. Ve yazdım.
Deneme aslında biraz uzak durulan ve Türk edebiyatında çok fazla yer verilmeyen bir tür...
Bizde genelde Montaigne'in yazdığı tarzda denemeler ilgi görüyor. İngilizlerin o didaktik ve konunun dışına çıkmayan tarzına rağbet etmiyoruz. Türk edebiyatında bu işin ustası Ataç. Örneğin "Dün akşam başım çok ağrıyordu" diye lafa girip Oktay Rifat'ın bir şiiri üzerine bir yorumla bitirir yazısını. Daha Doğu'ya özgü bir şey. Benim yazdıklarım da öyle. Kesinlikle öznel. Bu nedenle de bana kalırsa deneme bir yazarı tümüyle ele vermek anlamında değil ama okurla doğrudan bağ kurma anlamında en önemli yazı biçimi. Çünkü doğrudan bir bağ oluşturuyor.
Kitaptaki denemelerinize bakılınca karşımıza hüzün, özlem, vefa duygusu gibi temalar çıkıyor. Bu temalar şiirleriniz ve köşe yazılarınızla da benzerlikler gösteriyor. Dolayısıyla köşe yazılarınızı okuyanlar aynı tadı bulacaklar diyebilir miyiz?
Kitabın değil de her yazının bir hedef kitlesi var. "Ayının dokuz türküsü var. Dokuzu da ahlat üzerine" diye bir laf vardır. Benim de öyle beş-altı temam var. Gençliğe yoldaşlık duygusu, arkadaşlık, vefa, Eskişehirspor'u sevmek... Şiirden farkı şu olabilir belki. Benim şiirlerimin içedönük bir yapısı olduğu söylenir ve yazılır. Giderek içine kapanan bir şiir, kuyu gibi bir anlamda. Radikal'deki yazılar ya da deneme, belki biraz camı açıp başını çıkarmak, dışarıya bakmak, nefes almak ihtiyacı.
Denemelerde popüler kültürden, edebiyata kadar birçok konuyu işliyorsunuz. 10 yıl önce yazdığınız bu yazılar günümüzle nasıl bir bağ kuruyor?
50 yaşındayım ve 12-13 yaşımdan beri bu ülkenin halini biliyorum. Türkiye'de hem çok şey değişiyor ama hem de hiçbir şey değişmiyor. Tekrarlar ülkesi Türkiye. O yüzden bazı yazıları bugün de okumak mümkün, 12 yıl sonra da. Kitapta milliyetçilik eğilimine karşı yazılar var. Bugün artık faşizan bir toplum olduk. Dünya da faşizme gidiyor ama Türkiye daha hızlı. Türkiye sosyalizme yetişmek istemez ama faşizme iştahla atılıyor.
Köşe yazılarınızda da son dönemde politik bir tavır göstermeye başladınız. Artık şairane yazılar olmayacak mı?
Köşe yazarlığı demiyorum ona ben. Kendimi kültür sanat sayfasında yazı yazan ve haftada bir sıra gelen biri olarak görüyorum. Benim yaptığım daha çok haletiruhiye yazıları. Haletiruhiyemin Türkiye'nin haletiruhiyesi örtüşmesi ya da karşılaşması. Yazmasam da olur. Doğrusu bir alışkanlık oldu. Memleketteki durumda daha mutedil oldukça politik yazılar yazmıyorum. Zaten ön sayfalardan başlayarak herkes yazıyor. Ama son yıllarda durum o kadar vahim hale geldi ki neredeyse spor yazarlarının bile politik yazılar yazması gerekecek. Bir şey olacak mı? Hayır ama hiç olmazsa vicdani bir şey olarak öyle yazmak gerekiyor bazen.
Ya şair kimliği. O yazarlığınızı ne kadar etkiliyor?
Bazen yazılara giriyor. Ben de ondan kurtulmak istiyorum. "Yine çok güzel döktürmüşsün" diyor birisi o zaman anlıyorum ki fazla şairane olmuş. Ben de o şairaneliği sevmiyorum. Şiirde de sevmem. Ama bazen cümleler bana rağmen kendiliğinden gidiyor.




Kaynak: www.radikal.com.tr
 
posted by süreyya at 4:21 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Eşik Cini
 
posted by süreyya at 2:44 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 20, 2006
CENNET DÜŞMESİ


O kalın seslerin arasındaki, kalın yığınları gülüşlerin

Elim uzansa Afrika, bir çiçeğin büyüdüğü yer

Kuru bir toprak, cennet düşmesinden kalan


Kılçığı çekilmiş ıssızlık şimdi nereyi sorsanız

Sevişmeyen çoksesli kırmızı elleriniz

Severim arabaları, teneke bağlanmış tanklar kadar

Ve yaşlıdır sözcükleri melezlerin

En az Filistin kadar…


Çocuklarımı sevmeyin gözlerinizle

Kolları anne sıcağından başka sınanmamıştır henüz

Çiçeklerimiz yedinci yaprağın kısır düş kasırgasında

Sonrası katrina, rita, kızıl haç… Sonrası bumerang…


Zamanın dar kapılarından açılan bir oyuktur

Merminin geçebileceği kadar alan

Parklar kurulur alanlara, yeşil, mavidir gözleri

Boş kovanlarında siyah bir irin büyür, hep beşinci yaş hüznü

Çakıl taşlarındaki kumlara, yüzümüzdeki yaralar sığmaz


Ateşle yıkanmak

Bir kuşatma akşamı, suyun “su” olmadığı zamanda
İlk kez mağrur bir şiirdir savaş, ilk kez mitralyözleriyle gelir ölüm
Paramparça bir kâğıt gibi gökyüzü, boyanır toprağa
Sonrası açlık sınırına yapışmış bir kemik…
Sonrası artık zamanlar familyası

O kalın seslerin arasındaki tok kahkahaları zorbalıkların

Suçlu gözlerle bile okunmayan parmak izi aralığında

Bir bebek gülüşü; bozulmamış gökyüzü, ellenmemiş yaşam

Çığlıkları boyalı kuş sürüsü, bir yanımız Afrika

Bir yanımızda kuru öksürükleri kapanmış seslerin

Beş duyusuyla birden örten dünyayı; insan

Perdeli ayaklarında kesik yaralar saklayan

Bir çiçektir çocuklarımız...



Aylin Antmen

 
posted by süreyya at 9:58 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
HEVES ŞİİR DERGİSİ 11.SAYISI ÇIKTI!

heves Şiir-Eleştiri , cilt: 11

Hazırlayanlar: Mehmet Öztek, Ömer Şişman, Ali Özgür Özkarcı

İletişim: Reşatbey mh. Cumhuriyet Cad. R. Yalçınbaş Apt. Kat:5 No:5 Seyhan/Adana

e-posta: hevessiir@hotmail.com

Tel: 0 322 363 23 94

Pan Yayıncılık/ 84 sayfa

İçindekiler

Reva? Necmi Zekâ 5

Bu Şartlarla Barış Özgür 7

Sevinçli Kedi Didem Madak 8

Bir Gecelik Yol Zeynep Arkan 10

Herkes İyi mi Mehmet Öztek 12

Halûk'un Kitabı Necmiye Alpay 13

İndepen- Seyhan Erözçelik 20

Sylviaaaaa Gün A. Utkan 22

Su Sepya Zeynep Köylü 23

Penye ve Hakikat Osman Konuk 25

Osman Konuk'la Söyleşi Mehmet Öztek 27

Dikta Kalk Halk Hayati Yıldız 33

Kapitalizm II Serkan Işın 34

Simsiz Ömer Şişman 35

Ömer Şişman'da Somutlaşamalar:

hata devam ediyor Erhan Altan 36

Halk Kapısında İnayet Murat Üstübal 55

Bir Mağaranın Kaçak ... Ali Özgür Özkarcı 58

Şiirler Burak Acar 60

İki Okuma Camille Paglia 62

Sonett, Auch Mit Narziss

(Sone, Narcisse'le de) Franz Josef Czernin 68

Şansıma Bülent Keçeli 70

Sanıyorum Bu Dünya Köpek Dişli Mustafa Celep 71

Çağırırsın Beni Özgür Balaban 72

Ustalığın Uğramadığı Bir Tören: Akif Kurtuluş Ali Özgür Özkarcı 73

 
posted by süreyya at 7:52 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 17, 2006
NOCTURNAL

Yalım avcısıdır gece.
Her varlığın içsel karanlığının birlikte oluşturduğu
gizil kın... Bir kama, bu kının içinde;
bilinç dışı taşının gölgesinde bilenmiş,
kendini tehdit eden...
Gece, bulutunun ördüğü kınla gizleniyor ateşten,
aydınlıktan, böylece yaklaşıyor cam şeffaflığına, bilmeden,
yutarken yalımları bir bir...


JOURNAL
Kayalıklarda teşhirci dalgalar çarpar başlarına...


Kendi içindeki düşüncesini köpükle kıran, ufalayan su,
insanların yüzlerine yükseltiyor iyilikçi beşiğini!
Bir elma ağıyor göğe, birden. Kırmızı yüzeyi, yuvarlaklığı,
gün ışığında, deniz tuzunda öylesine kışkırtıcı!
Dönmeye başlıyor insanlar arasında.
Kendi gizilgücüyle zıplayan elmayı yakalamaya,
birbirlerine ulaştırmaya çabalıyorlar.
Su üzerinde, yalnız başları, boyunları ve kolları görünen
insanlar ve çığlıklar içre, elma dansını sürüyor,
kimsenin eline geçmemeye devinerek.
Karşı karşıya olanlardan biri, elmayı atıyor diğerine,
onun yanıbaşına düşüyor. Bu kez bir başkası,
zayıf parmaklarıyla, suyun içinde yakalamayı başaran,
bir başkasına fırlatıyor. Tutmaya çalışanın ellerinden
kurtulan ve kendini yeniden dalgalara bırakan elmanın utku!
Ona ulaşmak için köpüğün içinde savaş sürüyor; kavranıp
yükseltiliyor kırmızı gülle, sunuluyor boşluğa...
Kaçıyor elma, düşüyor yanlarına, yörelerine,
avuçlar kapanmıyor üzerine, kapanamıyor; kayıyor ellerden,
gözlerin üzerinden; yönsüz hedefini kendi saptıyor ve
sonsuzca uzatıyor çift katlı devinimini, denizin
ve insanın...



Nilgün Marmara

Eylül, 1984
 
posted by süreyya at 11:28 AM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 16, 2006
ERKTEN EREĞE DOĞRU

“...Oysa varlığın kendisi yeterli bilgi olmalı...”(1) dediğimde, yalan söylemenin de görece bir kolaylığı olduğunu düşünüyordum. Zira doğru ve gerçek arasındaki kavramsal ayrılıkta, kavramlardan birisi kendini tutarlı olmaya zorluyordu. Gerçek dediğimizde, ben’in varlığından çok nesnel alanın belirlenim alanları önem kazanıyor ve doğru dediğimizde ise ben’in belirlenim alanları muayyen bir etik içinde önem kazanıyordu. Doğaldır ki, yalan söylemek, bu ikinci durumun varlığında geçerliydi. Ama varlık kendini tanıtlama da başkaca varlığa ihtayaç duymayacak kadar kendinde olduğunda, yalan ya da doğru gibi süreçler de kendiliğinden SÖNÜYORDU.(2) Yalan söylemenin anlamı böylece kendini yalanlıyordu.

Edebiyatçı açısından yazmak nasıl bir erek taşıyorsa ki burada varoluşsal yazından söz açıyorum, varlığın kendine yeterli bilgi olamayışı da yalanı hem gerçekleştiriyor hem de radikal etik tavırlar içinde onu anlamsız kılıyordu. Varoluşçunun amacı kendi olabilmek iken, yazarak kendinden uzaklaşıyordu aslında. Zira dil’e sahip olmak kendilikten uzaklaşmak iken bir de sahip olduğu dil’i işleyerek ikinci bir kez daha uzaklaşmış oluyordu.(3) (Arno Gruen, soyutlamanın da insanı kendiliğinden uzaklaştırdığını savunmakta ve çocukların soyutlama yeteneği olmadığı için -Soyutlama, 5’li yaşlardan sonra, toplumsallaşmanın ivmelenmesiyle başlıyor-) kendiliklerine daha yakın olduğunu savunmaktadır. Koydum kendimi bu düşüncenin altına ve devam) dil vasıtasıyla soyutlamalara ulaşması ise belki de ölüm anıydı ama yazıyordu ve erek kendiliği ile köprü kurabilmekti. Edebiyatçının arzusu ile ürünü arasındaki bu erek dışı uygunsuzluk, doğruluk ve varlığın kendisi olma yolundaki teklik bilgisi arasında da aynı uyumsuzluk vardı. Varlık kendisi için yeterli bilgi olamıyor ve durmaksızın doğruluk ya da hakikat süreçleri yaratmak durumunda kalıyordu.

Diogenes’in eylemi bu yüzden eninde sonunda kendi etiğine yaratmaya gelip dayanmıştı. Toplumsal olan her şeyi yaşamdan atmak istemiş ve salt varlığa ulaşmayı ereklemiştir ama eninde sonunda etik süreçlerin ve hakikat olgusunun peşine takılmıştır.

Nietzsche, nihilizmi görmesine ve onu alaşağı etmesine karşılık Zerdüşt’ün varlığını/mutluluğunu güneşe ve altındakilere bağlamış sonraki adımlarda ise insana etik bir görev vererek üst-insan insan için kendini feda etmeye çağırmıştır.

Sartre, varoluşu kendinde diye tanımlayacak kadar cesur iken aynı teslimiyeti yaşamış ve varoluşun kendi etiğini kurarak onu toplumsal dönüşüm sahasında bir nefere çevirmiştir.

Kierkegaard, varoluş basamağının en üstüne tanrısal olan etiği yerleştirmek durumunda kalmıştır.

Jasper, tüm tanımlamalar ve sıfat koymalardan uzak kalmak istemiş ve böylece varlığın tekil bilgisini arzulamış ama en sonunda o da Hıristiyan etik ile baş başa kalmıştır.

Camus, Sisyphos Söylencesi’nde anlamsızlıkla burun buruna gelmiş ama hakikat’in yine içselleşmiş olması sonucunda insanı yaşamında bir erek bulmaya götürmüştür.

Vs vs vs...

Tüm feylesoflar önce kendilik bilincinden yola çıktı ve kendilik bilincini pratiğe sunmayı ya da metafizik alanda gerçekleştirmeyi düşündü. Bizler de oturduk ve bu bilgi alanını onlardan öğrendik ama geriye kalan korkunç bir sondu: Kendini gerçekleştiremeyecek olan BEN, yalan söylemeyi meşrulaştırmak durumunda idi. Bu yalan, insanın kendisine yönelttiği türden olduğunda maske oluyor ve toplumsal onay kazanıyordu. Eğer, söz konusu yalan topluma yöneltiliyorsa, onay görmüyor ve delilik bilincinin gelişmesine koşut olarak hakikat süreçleri zan altında kalıyordu. Ama iki türlü yalanın da varlığı bakiydi ve tek varlık nedeni: kendi olamamak nosyonuydu.

İmdi, başım dönüyor. Başkent her zamankinden daha fazla gri. Yedi tepeli şehir her zamankinden daha çok kaosa gebe. Ve ben, ben dediğim de kime, ne kadar yalan söylediğimin bilincinde değilim artık. Çünkü yalan kavramını söküp atacak üçüncü olasılıkları düşünmenin zamanı geldi.

Üçüncü olasılık mı dedim? Korkunç! Üçüncü olmak ilk ikinin gerçekliğini tanıtlamaktan başka anlam içermiyor.

Çaresizlik içinde, kendimin ellerini kendimin ellerinde bırakacağım güne değin;

Köz olmayan kömürü severek...

...

(1)Bilmem gerek var mı neyi, ne zaman söylediğimi unuttuğumu hatırlamaya. Ama oldu işte, hatırladım ve kahrolsun ki azaldım. Bunca bilginin asıl nedeni ölememek korkusundan başka bir şey değil!

(2) Buradaki sönme eylemini Engels’in, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde ortaya sunmuş olduğu sönme biçimine birebir benzetmekteyim. Eğer toplumsal alanda sınıflar ortadan kalkarsa devlet’in varlığı da sönmek durumunda kalacaktır. Varlık nedeninden soyutlanmış olacaktır. Sönmenin oluşumunu biçimsel olarak benzetmekle birlikte Engels’in düşüncesine şerh koyacağım ortadadır. Zira sınıfların çelişkisi de ben-biz çelişkisi gibi paradoksal bir süreklilik içindedir.)

(3) Bu düşünceyi, Platon’un ide-mağara-sanat arasındaki mesafeleşme ya da mimesis kavramı ile açıklamaya çalışanlar: Ben bir denize çakıl taşı attım da göremediniz siz derim. Hep daha derine!


KEMAL ÇUBUK
 
posted by süreyya at 3:38 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 15, 2006

"Yaşlılığı kabul etsem yaratıcılık kalmaz. Sonra ben üretici olmamaktan, benzer şiirler yazmaktan korkarım. Şirimin farklı olması için çaba gösteririm. Ne kadar başarılı oldum bilemem ama ben 60 senedir şiirle uğraşıyorum."


Damar’dan şiir muhabbeti
Şair Arif Damar şiirdeki 60, hayattaki 81 yıllık tecrübesine dayanarak eski ve yeni edebiyatçıları değerlendirdi. “Mısırlı Salah Abdülsabur, Nazım’dan daha iyi şairdir” diyen Damar’ın son dönemde en beğendiği kitap Melissa P.’nin 100 Fırça Darbesi.



Şiir toplantılarında sıranızı beklerken, bitkin görünüyorsunuz. Bazen baston oluyor elinizde, birisi sizi sahneye çıkartıyor. Sonra ne zaman şiir okumaya başlıyorsunuz, yorgunluğunuz gidiyor, yaşınızı atıyorsunuz üstünüzden. “Bir delikanlıdır ozan” dizeniz bu yüzden size çok yakışıyor...
Şiir gençlik duygusudur. Bende bu duygu hiç eksilmedi. 81 yaşındayım. Bu duygu olmasa benim ölümü beklemem lazım. Ben hala şiir yazıyorum. Bir şiirimi daha yeni Ankara’ya, Hayal dergisine gönderdim. Yaşlılığı kabul etsem yaratıcılık kalmaz. Sonra ben üretici olmamaktan, benzer şiirler yazmaktan korkarım. Şirimin farklı olması için çaba gösteririm. Ne kadar başarılı oldum bilemem ama ben 60 senedir şiirle uğraşıyorum.


50 YIL ÖNCEKİ ŞİİRİMİ HALA OKUYUP AĞLAYANLAR VARMIŞ

Bir şiiri ne kadar zamanda ortaya çıkarıyorsunuz?
Değişiyor. Uzun yıllar içinde çok sevilen şiirlerim oldu. Onun için şimdi daha titiz oldum. Mesela “Gitme Kal” için altı ay çalıştım. Ama o şiir 50 senedir okunuyor. Mesela 20 yaşında yazdığım şiir var; “Hissen Yok Bu Akşamda Senin”. Hala okuyup ağlayanlar oluyormuş, bana söylüyorlar.

Hele son zamanlarda daha az şiir yazıyorum. Şiirlerimin üzerinde daha çok çalışıyorum. Çünkü zayıf şiirler yazarsam diğer şiirlerimi de gölgeler. Buna dikkat etmek gerekir.

Şairler bu hataya sık sık düşüyor mu?
Örneğin Ahmed Arif “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabından sonra şiir kitabı çıkarmadı. Ama oğlu tuttu ‘Yurdum Benim Şah Damarım” diye kitap çıkardı. Babam bu kitabı çıkarmak istiyordu dedi. Doğru söylemiyor. Bu kitap Ahmed Arif’in başarılı şiirlerini de gölgeledi.

Şairler bu yüzden mi çoluk çocuk sahibi olmaktan çekinirler?
Ben yaşamıma bilinçli olarak yön verdim. Hiçbir zaman çalışmayan bir kadınla evlenmeyi düşünmedim. Mutlaka çalışacak. Bir de ona mı bakacağım yani? Ben aynı zamanda devrimciyim ve gençliğimde militandım. Tabii şimdi genç değilim, şiirimle sürdürüyorum. Pek çoğu çoluk çocuk sahibi oldular, karıları çalışmıyor, söndüler gittiler.

EŞİM ‘SEN ŞİİRİNLE UĞRAŞ’ DEDİ


Damar: Kadınlar erkeklerden üstündür

Burada bir geçim sorunu ortaya çıkıyor değil mi, üretimi gölgeleyen?
Evet, evet. Şimdi benim eşim çalışıyor, emekli oldu. Tekelde baş mühendisti. Oturduğumuz bu ev, eşimin evi. Çoluk çocuğa bak bilmem ne, şiir falan yazılmazdı zaten.
Damar 43 yıl önce evlendiği Meriç Tülin için "büyük aşkım" diyor.

Aslında ben uzun yıllar şiirle bağdaşmayan işlerle çalıştım. Sayılarla uğraştım uzun yıllar... Halbuki ben sözcüklerle çalışan bir adamım. Muhasebe servislerinde çalıştım. Sonra da kitapevi açtım. O da çok yorucu bir işmiş. 15 sene çalıştırdım. 84’de kendi evimiz olunca eşim ‘sen şiirinle uğraş’ dedi.

Her başarılı şairin arkasında güçlü bir kadın var demek ki...
Bana böyle bir evde nasıl oturuyorsun diyorlar. Ben de “1963’te Meriçko büyük şiir ödülünü aldım” diyorum. Karımın adı Meriç Tülin. Ona Meriçko diyorum.

84’deki bir yazınızda ‘çok yakın zamanlarda yazarlığın bir meslek olduğunu anladım’ demişsiniz.
Öyle olması lazım ama ben yıllarca başka işlerde çalıştım. Ben dirençli ve inatçı bir adamım. O kitabevini açtığım zaman 5-6 sene hiçbir şey yazamadım. Muhasebe işleri yapıyordum. Eşim bana ‘sen kırtasiyeci oldun’ dedi. Çok canım sıkıldı. Düşündüğüm bir şiir vardı zaten, hemen yazı makinesini aldım, yazdım. Mustafa Ekmekçi, Sadun Tanju o şiirden söz etti.


BÜTÜN DÜNYA ŞİİRLERİMİ OKUSUN İSTİYORUM

Önce yaşamı öğrenmek, tanımak, içinde bulunmak.. Sonra kitaplara dönmek gibi iki farklı yol izlemişsiniz. ‘Bu düşüncemi 40 yaşıma kadar korudum’ diyorsunuz...
Komünist diye beni okuldan şutladılar. Ama ben üzülmedim. Çünkü ben okulu değil, okumayı seviyordum. Yani istediğim kitabı okuyacağım…Abidin Dino bir entellektüeldi. Ama okulla ilgisi yoktu, bir kaç dil bilirdi. Yaşar Kemal, ortaokulun son sınıfına kadar gelmiş, Orhan Kemal lise birden ayrılmış ama kitap okuyorlar. Okumadan yazılmaz ki. Genç şairlere büyük şairleri okuyun diyorum. Sadece Türk şairlerini değil, dünya şairlerini okuyun. Homeros’tan başlayın. Çünkü ne kadar güzel şiirler okursanız, o kadar güzel şiir yazmaya çaba gösterirsiniz. Sonra bir şair yalnızca Türkiye’de tanınmak için yazmamalı. Ben o çabayı gösteriyorum. Bütün dünya şiirlerimi okusun istiyorum.

AŞK ÖLÜMSÜZ BİR TEMADIR

Ozanların delikanlı kalmasından yola çıkmıştık ama şiirin de hep “delikanlı” kalması mümkün mü? Şiir eskir mi?
Güncel olursa uzun yaşamaz. Eskir tabii. Ama güncel olmayıp da bütün insanları ilgilendiren bir ürün olursa ve kusursuzsa… Biçimin kusursuz olması lazım. Zaten sanat değeri biçimledir. O tam biçimini bulmadıysa o şiir yaşamaz. Başkalarıyla da ortaklık kurulacak duyguları ele almak lazım. Bireysel sıkıntılar başkalarını ilgilendirmez ama aşk konusu ölümsüz bir temadır. İnsanoğlunun sürekliliği de aşka bağlı bir şey zaten.

Doğanın kandırmacası değil mi aşk…
Güzel söylediniz ama şimdi şöyle bir şey: Gerçekçi bir şairin, Marksist’in aşk şiiriyle, idealist felsefeye inananın aşk şiiri farklıdır. Mesala Nazım diyor ki; “Seni sevmek ciddi bir iştir...” “Ne güzel şey hatırlamak seni, ölüm ve zafer haberleri içinden / hapiste ve yaşım 40’ı geçmişken...” Yani hem sosyal havayı veriyor hem de bireysel duygusunu veriyor.

Şiir ömrü uzatır mı?
Erken ölenler de var Orhan Veli gibi. Sigara yok de mi sizde?

Tülin Hanım’dan isteyelim.
Ondan gizli bir sigaram var benim, onu alırım.

Kokudan anlamayacak mı?
Anlıyor ama ne yapayım… Benim bütün arkadaşlarım 60 yaşına gelmeden öldüler. Edip Cansever, Metin Eloğlu, Cemal Süreyya,Turgut Uyar..Bunlar içkiden öldü ama.

Şairler için ‘yüreğini yiyerek yazanlar’ diyorsunuz…

Nazım Hikmet te Orhan Veli için öyle diyor. Goethe de 80 küsur yaşına kadar da yaşadı. 80 küsur yaşındayken 15 yaşındaki bir kıza aşık oldu.
Dağlarca 93 yaşında. Ama genelde çok içki içinler çabuk ölüyorlar. Ben gençliğimde de fazla içmezdim. Fethi Naci büyük içerdi ama şimdi bunadı.

UZUN YAŞAMAMA ŞAŞIRIYORUM

Dağlarca ‘içki insanın 3. gözüdür’ diyor.
Az içiyordu. Ama bir de tabii yapı meselesi. Aslında ben uzun yaşamama şaşırıyorum. Çünkü çok yoksulluk, sıkıntı çektim. Sakıncalı nefer olarak askerlik yaptım, iki sene içerde yattım. Yıpratıcı işlerde çalıştım. Ben çok umutluyum. O kadar iyimserimdir ki ben vallahi... Bakın eskiden bankalar ev verirlerdi. Benim bankada hesabım yok, acaba bana da ev çıkmış mı diye bakardım…(Kahkahalar..)

Ama bu umuttan başka bir şey Arif Bey… Zaten ‘Eksilmedi bendeki umutsuz umut’ diye çok güzel anlatmışsınız kendinizi dizelerinizde.
Umutsuz umut; ütopya. Umut bende çok geçerli. Çok sevdiğim bir kelime. Umut daha güzel, ümitten. Hatta bir kızın adı Ümit’ti, ben ona ‘bana ümit değil, umut lazım’ dedim, kız çok fena bozulmuştu.

Baltayı taşa vurmuşsunuz Arif Bey. Neleri umut ediyorsunuz gelecek için?
İnsanlık için şu emperyalizmin kökünün kazınmasını istiyorum.
Emperyalizm deyince ilk akla gelenler İngiltere ve ABD. Savaş endüstrisi orada çok etkin. Özellikle Amerika. Savaş endüstrisini sürdürmek için o silahları kullanması lazım. Bağdat’a binlerce ton bomba atıldı. Üretilmesi için onların kullanılması lazım. Irak savaşı bitince şimdi İran’ı düşünüyorlar.
Hiç bir ulus esareti kabul etmez. Bunlar Vietnam’da mağlup oldular. Önce Fransızlar sonra Amerikalılar.


YASEMİN ARPA -NTV-MSNBC- 15 Temmuz 2006
 
posted by süreyya at 1:55 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Türk Edebiyatı Dünya Yolcusu
Kültür ve Turizm Bakanlığı, TEDA Projesi kapsamında, bu yılın ilk döneminde 41 esere, Türkçe dışındaki başka dillere çevrilmesi, o dilin konuşulduğu ülke veya ülkelerde yayımlanması ve pazarlanması konusunda destek verecek.


DESTEKLENEN ESERLER VE YAYIMLANACAKLARI ÜLKELER
-Şefik Can - Fundamentals of Rumi’s Thought A Mevlevi Sufi Perspective (Kazakistan) -Halit Ziya Uşaklıgil- Aşk-ı Memnu (Hollanda) -Zülfü Livaneli -Engereğin Gözündeki Kamaşma (Bulgaristan) -Tuncer Cücenoğlu, Civan Canova, Behiç Ak, Özen Yula- Çağdaş Türk Oyunlar Seçkisi (Bulgaristan) -Yunus Emre- Divan ve Risaletü’n Nushiye (Finlandiya) -İlber Ortaylı- İmparatorluğun En Uzun Yılları (Suriye) -Feridun Andaç- Kar Masalları (Bosna-Hersek) -Safiye Erol- Ciğerdelen (Bosna-Hersek) -Elif Şafak- Bit Palas (Hollanda) -Kürşat Başar- Başucumda Müzik (Rusya Federasyonu) -Reha Çamuroğlu- Son Yeniçeri (Rusya Federasyonu) -Falih Rıfkı Atay- Zeytindağı (Fransa) -Orhan Pamuk- Kar (Brezilya) -Hasan Erkek- Özgürlük Yarışı (Almanya) -Şefik Can- Fundamentals of Rumi’s Thought A Mesnevi Sufi Perspective (Burkina Faso) -Cevat Çapan, Hilmi Yavuz, Özdemir İnce, Ülkü Tamer, Ataol Behramoğlu, Güven Turan - Çağdaş Türk Şairleri (Bulgaristan) -İlber Ortaylı- Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek (Bulgaristan) -Ahmet Hamdi Tanpınar- Sahnenin Dışındakiler (İran) -Ahmet Hamdi Tanpınar- Huzur (İran) -Ahmet Hamdi Tanpınar- Saatleri Ayarlama Enstitüsü (İran) -Sevim Burak- Sahibinin Sesi/Everest My Lord/ İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar (Fransa) -Cemil Kavukçu- Başkasının Rüyaları (Almanya) -Mehmet Akif Ersoy- Safahat (Makedonya) -Orhan Kemal- Ekmek Kavgası (İtalya) -İhsan Oktay Anar- Puslu Kıtalar Atlası (Makedonya) -Sait Faik- Havada Bulut (İran) -Peyami Safa- Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (İran) -Peyami Safa- Fatih-Harbiye (İran) -Adnan Binyazar- Ölümün Gölgesi Yok (İran) -Latife Tekin- Buzdan Kılıçlar (İngiltere) -Mehmed Niyazi- Çanakkale Mahşeri (Makedonya) -Aziz Nesin- Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz (Güney Kore) -Celil Oker- Çıplak Ceset (İspanya) -Esmahan Aykol- Kitapçı Dükkanı (İspanya) -Talat S. Halman- Papture and Revolution: Essay on Turkish Literature (ABD) -Aytül Akal- Küçük Kertenkele (Almanya) -Aytül Akal- Rengini Arayan Top (Almanya) -Aytül Akal- Çikolata Çocuk (Almanya) -Aytül Akal- ormandaki Apartman (Almanya) -The City’s Pleasures: İstanbul in the Eighteenth Century (ABD) -Mustafa İsen- Balkanlarda Osmanlı Mirası (Avusturya)


Kaynak: ntvmsnbc
 
posted by süreyya at 1:49 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Posta kutusuna ilişenler

Ordu'da çıkan dergiye kertenkeledergisi@gmail.com dan, p.k 3 Fatsa-Ordu adresinden ulaşabilir; Muammer Yavaş adına 1415020 No'lu posta çeki hesabına 15 ytl yatırıp dekontu yazışma adresine göndererek abonelik işlemi başlatılabilir.


Sahibi: Faham Hacıvelioğlu
G.Yayın Yönetmeni: Muammer Yavaş
Editör: Şermin Hüküm
Yayın Danışmanları: Murat Solgun - Muhammet Eroğlu
 
posted by süreyya at 1:21 AM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 14, 2006
ADA'YA MEKTUPLAR -1-
Ölümü temiz bir ırmak gibi görüp, içinde yıkanan beden kutsanır kendi katında. Eğer istemine varılabiliyorsa gitmenin, gitmek gerekir. Öyle veya böyle neyi değiştirir ki, soylu buluyorum gitmeleri. Alakası vardır mutlaka; ne diyor k.iskender; "yüzüyorsanız boğulmayın, içiyorsanız çok için, seviyorsanız sevişin, üzülüyorsanız; yapmayın... değmiyor." insan: bir gün bile arkanı dönüp bakma (sa). Benim tek arkamı döndüğüm yer mezarlıktı, bundan daha gerçekçi duramıyor hiçbir şey. Hiçbir düşüm kalmamasına rağmen arkama dönmek güzel geliyor o zaman. Kaçınılmaz olandan zevk almayı öğretiyor düşsüzlük. Düş nedir? O da ayrı konu. Mutlaka 'hiçbir şey'e çıktığına eminim. İçimi ıssız olanda açıyorum, burası prototip cennet, mutluluk.
Mutluluk yoktur desem de, o kendini acımasızca hatırlatıyor her defasında. Dün kıyıya vuran dalgaları eşelerken fark ettim, evet var, orada duruyor. Mutluluk benim içimde ama sürekli rahatsız edilmek istemiyor, ara sıra hatırlanmayı bekliyor o kadar.
Aşksızlığı seviyorum, aşk gereksiz bir teferruattan ibaret. Duygusuzluğu seviyorum, bu çağın beklediği kıyamet. Ve mantık... ilahi güç, sonsuz sefaletin azınlık kapısı. Bedeni sevmiyorum, kim hapishane içinde yürümeyi mutluluk atfedebilir ki kendine. Asrın merkezinde yokluk duruyor. Oradan başlıyoruz, sıfıra dönüşlerde. Sıfırda mevcut ve soyut kalmayı da seviyorum. En azından özgürlüğümü vaad ediyor. Sadece bir vaad, fazlasına geçebilmiş değiliz henüz. Yaşıyormuş gibi davranmak basit bir kopyası yüzümün. Yokluk, mantık ve özgürlük. Ulaşmaya çalıştığım formel evren. Soyuta varmaya daha var, o zamana kadar gidenlerin ve gitmelerin kutsallığını bozmayacağım...

 
posted by süreyya at 3:51 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
KUTSAL ZEHİR PELİN
Mao Tse Tung, “Sanat ve edebiyatın hareket noktası aşktır. İnsanlık aşkıdır.”* diyor. Bugün ve geçmişte yazılan şiir için de söylenebilir bu. Toplumsal duruş bile bir aşktır. Şiirin hep bir hareket noktası aranmıştır. Şairlere bu sorulmuş, yanıtlanmaya çalışılmış. Aşk, toplumsal bir yalnızlık biçimi olarak dayatılıyor şimdilerde. Sanatnesne olan ne varsa bunda aşk sorgulanmalı. Ne kadar insana ait diye düşünülebilir en azından. Şiir, insanın bir organıymışçasına ötekileştiremeyeceği bir şey olmalı. Şair plastikten dahi olan organı okuyucu belleğine normal bir organmışçasına monte etmek zorunda. Yeni bir dünya kurması demek bu da. Şiir insanın eksik yanını tamamlar çünkü. Böylesine düşünen şairler geride kalmışa benziyor şimdilerde. Çünkü bugün yok gibi. İdeoloji bir aşktır demek yanlış olmaz. Şiir aşktır gibi bir önermede de bulunulabilir.

İnsanın hayatında koca bir ünlem olarak görülebilir şiir. Şairin sesi okuyucu belleğin de sesi olabilmeli. Dil, ötekileşmez haliyle. İnsanların sözcük edinimlerinin gereksiniminde de aşk vardır. Aşk, ortak yaşamı kolaylaştırmak için üretilmiş bir toplum ilişkisidir. Bir tufanda aynı gemide olmak da olabilir. Ne var ki bu aşknesne platonik olmak zorunda. Nitekim öyle de. Hiçbir çıkar sokağı yoktur aşkın. Sadece çıkmaz sokağının koca bir deniz olduğunu söylemek de doğru olabilir. Caesar cesareti temsil eder Cleopatra bilgiyi. Bu çakışmada bulunur aşk da. Oysa Leyla’yı gördüğünde Mecnun tanımamış. Bu kısırdöngü insanı ister istemez mistisizme itiyor. Ya da bir oran daha iyi olan idealizme. Ulaşılamayacak kadar yakınlığın diyalektiğidir aşk. Octavio Paz, sözlü edebiyattan söz ederken “Aşk bir konuşma şeklidir.” **diyor. Öyle ki bu doğal bir eylem. İçinde tümüyle hayvan özelliklerinden ayıran bir güç. İnsanın sözcüğe olan gereksinimi aşk olarak algılanması hiç de yanlış olmaz. İkileşmektir aşk. Sıvı gibi bulunduğu kabın şeklini alır.

Şiir bugün geniş zaman içinde düşünülmemeli. Divân şiiri belki çok işçilikli olmasına rağmen bugün çürümesi bu geniş zamanlılık. Geniş zamanlılık ancak monarşik bir ortamda geçerli olabilir. Geniş zamanlılıkta daha az yaşama vardır. Hatta miskin bir şiiri doğurur desek yeri. Zaten XVI. yüzyıl şairleri ( Fuzuli, Hayalî, Bakî…) ve XVII. yüzyıl şairlerinde (Nef’i, Nabî) bu geniş zamanlılığı görmek olası. Cemal Süreya, Sevginin Halleri*** adlı yazısında Divân şiirinde “Psikoloji yoktur. Erotizm yoktur.” diyerek Divân şiirini ‘minyatür’, ‘dokuma sanatı’ gibi görür. Yine Cemal Süreya Divân şiirini tanımlarken “İnsani olandan sıyrılmış, saf estetik planda varolmuştur.” demiş. Uzun uzun şiirimizin aşk serüveninden söz etmektense şiir aşkının da tarihsel hatta tarihsel diyalektik olduğunu söylersek doğru da olur. Doğduğu gün ile değerlendirilir. Aşk, içine doğulan kültürde farklı tanımlar içerir. Yeşilçam figüranlarının film setlerinde o kadar kötek yemesinin altında da aşk vardır. Tüm sanatnesneler önce tarihsel diyalektiğini sezinlemeli ona göre şekillenmeli. Bu da haliyle materyalist bir diyalektikle olası. Sanatnesnenin olası anlam katmanları insanın yaşam biçimiyle (ideolojisiyle) doğru orantılıdır. Sınırsız bir dünya düzeninde yaşayan şairin isteyeceği aşk da yaşam kadar örgütlü kurulurken o kadar paramparça olabilmeli. Şairin atlasında sadece kara parçalarında yaşam yoktur. Aşk da olamaz. Aşk, bulunduğu konumdan dışarı bir davranış şeklidir. İktidar ilişkilerini yok sayar. Tinsel bir eşitlik söz konusudur.

Jean Paul Sartre, “İnsan seçer.” diyor. Öyle de. Ruh hastalığını, hatta beden hastalıklarını da insan kendi seçer. Metabolizması buna hazırdır. İnsanın ikizini seçmeye kalkışması sadece cesaret işi. Cleopatra’yı bulmak her zaman olası değil. Bu, erotomanyaya dönüşebilir. Tutku aşka ulaşmak uğruna katlanılan yolculuktur. Erotomanya aşkın abartılmasıdır. İnsanı etkinden edilginleştirmeye kadar tehlikeleri, suç potansiyelini yükseltmesi gibi olasılıkları vardır. Bir virüstür. Kendini kandırmanın bir açığıdır. Aşkın gelmeyecek bekleme salonudur. Bu açmaz cinsel kimlik edinimle, toplumsal rol ve statü ile açıklanabilir. İşin şiir kısmı ise bir hayli frapan. Suyu düşünmeksizin gereksinmeden dolayı içmek gibi. Sayısız kapının arkasından ne çıkacağını bilmemek, labirentte her duvarın bir çıkış olma olasılığı, boğulma tehlikesi ve ürün. Neden sonucu beraberinde getirirken sonucun aynı şeyi önermesini anlamak bir hayli güç. Derinliğine bir savaş. O yüzden bir sanatçının çok normal bir insan olması beklenemez. Yeni yaşam biçimi öneren kişiler normal kişiler olamaz. Ya da toplum normal değildir. Bu diyalektiğin ürünü hem şair (sanatçı) hem şiirnesnedir (sanatnesnedir).

Peki burada bireyselleşme tehlikesiyle karşılaşılamaz mı? Kapitalizmin güçlendiği noktada bu hastalıklar doğamaz mı? Savunma mekanizması nasıl oluşur?

Bu tür hastalıkların tek açıklaması sosyalleşememe, insansızlaşmadır. Mastürbasyonun tehlikesi sürekli insanın kendini yontması ve yok etmesidir. Bu bağlamda Sait Faik Abasıyanık “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” demesi, oradaki şeyin birden çok olduğu, olumlu-olumsuz düşünmek insanın eline bırakılması yetmezmiş gibi neden sonuçtur’u doğruluyor. Sait Faik’in cinsel kimliğinde de bir oranda erotomanya görülebilir. İnsanın aseksüelliğe yönelimi bu yenilgilerden kaynaklanıyor. Aşk bazen yenilgiyi bile bile onamaktır. Ya da tam zıttı Dostoyevski’nin Krokodil öyküsünde geçmekte. Ben orada biraz insaflı olunduğunu düşünüyorum. Oysa kemiklerini bile yemiş olmak sevgilinin…? Ya da mahzun mahzun papatya falı bakmak. Aragon’un Elsa’sı, Edgar Allan Poe’nun Annabel Lee’si ya da Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun kasidesi, Attilâ İlhan’ın Pia’sı, Nâzım Hikmet’in, Karıma Mektuplar’ı, küçük İskender’in Bir Martıyı Ağlattın Sen’i… kimin aşkı mutlu? Yine Aragon tamamlamış bence sözü “Mutlu Aşk Yoktur.”

Bir nokta da günümüz şiirinin bir sorunu olan yaşamasızlık. İnsandan kopan, ötekileşen, yapay, protez, yalama bir şiir yazılıyor denilebilir. Politik, estetik hiçbir açılımı olmasının nedeni de bu. Tam da bu noktada şairin asosyal bir hayatı olduğu düşünülebilir. Ya da şiiri halen kendisini erekte etmek için yazmaya çalışıyor. Mastürbasyonun ötesine geçemiyor. Oysa şiirin hareket noktası aşk olduğu birçok kez tekrarlanmış. Aşkı olmayan şiir aşkın olamaz demek belki de doğru olacaktır. Yani aşkı yok şiirlerin.

Peki ya Pelin kim? Artemisia Absinthium. Latince bir sözcük. Pelin anlamına geliyor. Pelin acı, zehirleyici, yabani çok yıllık taşlık bölgelerde yetişen yavşan cinsi bir ot. Azize Veronica’nın İsa’nın son on iki saatinde alnını sildiği bez yavşan otunun suyuna batırılmış mitolojiye göre. İsa’nın bu bezle yüzünün silindikten sonra yüz hatlarını koruduğu söyleniyor. Azize Veronica’nın da adı koyulmuştur bu ota. Yavşan cinsindeki bozkırda yetişen, güzel kokulu pelin bitkisidir bu. Pelin çeşitli ilaç yapımlarının dışında koku yapımında da kullanılmış. Acı olmasının yanında uyuşturucu özelliği de vardır. Absinthe (Absent) adlı şarap da bu ottan yapılır. Aşk ve mitoloji. İkisinin de zehirleyici bir yanı var.

Absent çok güçlü bir içki. Vampir mitologyasında sarımsaktan sonra ikinci ürküten şeyin absent olması da pek rastlantısal değil belki de. Çünkü Hıristiyan kültürünün bir parçasıdır bu şarap. Vampirler de bu kültürün mitosları. İncil, haç, absent, sarımsak gibi nesnelerin elbette ürkütücülüğü içlerinde barındırdığı büyük şiirsel güçlerden. Absent bu bağlamda Fransız kültürünün de değişmez pornografik nesnelerinden ve dünya edebiyatından Fransız şair Verlaine’nin yegane içkisi. 1908’de Avrupa’da yan etkilerinin çok büyük olduğu gerekçesiyle yasaklanır absent. Şimdilerde ise dünya pazarına yeniden sokuluyor. Pelin için güzel şey bu.

Pelin kim gerçekten? Tanışıyor muyuz bir yerlerden. Kaç rüzgar geçti üzerimizden, kaç kere camdan atlayarak ölmeyi düşündük. Verlaine mi, Rimbaud mu? Ruhi bey mi? Edip Cansever mi? Aynalar sadece tanışıktır insanlarla. Bir çiçek daha bulunmadı falı bakılacak!


ERTAN YILMAZ





* Mao Tse Tung, Kültür, Sanat, Edebiyat, Ataç Kitabevi,1. baskı, Temmuz 1966 İstanbul, sf.39, Çeviren: Şerif Hulûsi
** Octavio Paz, Öteki Ses, Anlama ve Söyleme, sf.17, İnkılâp Kitabevi, 1990, İstanbul, Çeviren: Murat Varlı
*** Cemal Süreya, Şapkam Dolu Çiçekle, Sevginin Halleri, sf.24, Yön Yayıncılık, 3. Baskı 1991, İstanbul
 
posted by süreyya at 3:08 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Unutmuyoruz. Unutturmuyoruz!





ÖLÜME DİRENEN ŞİİRLER / ENDER SARIYATI


Yayıma Hazırlayan: Ahmet GÜNBAŞ
Etki Yayınları-2000

Bir akşam üstü, yine kendini İzmir caddelerine vurmak için paltosunu giymeye çalışırken, kısa bir çığlığın ardından yere yığıldığını söylemişti annesi Hatice Sarıyatı!..

Çoğu şiirleri gibi yarım kalan yaşamının da son isyan çığlığı oldu bu.

“Bir bomba gibi patlıyorum şehre” der bir dizesinde.

Gerçekten de uzun süren yoksulluk ve yoksunluklara direnmekten yorgun düşen yüreği, ansızın bir bomba gibi patlayarak durdu. Geride, şiirin ve dostlarının gönlünde onulmaz yıkıntılar bırakarak. Ama, şiirleri ölüme direnmeye çalışıyor hâlâ…

28 yıllık bir yaşamda şiir adına neler yapılabilirse onu yapmıştır Ender Sarıyatı, hem de soylu bir biçimde…

1970’li yılların hemen başında, Soyut, Yordam ve Dost gibi o dönemin en yaygın edebiyat dergilerinde yayımlanan şiirleri en güzel kanıtıdır bunun.

Trajik bir yaşamdan arta kalan şiirlerin geç de olsa gün ışığına çıkarılmasından, bizler kadar okurların da sevinç duyacaklarına inanıyorum.

(Ahmet BAHÇEVAN / Arka kapak yazısından)


Kitap Şiparişi için:
etkiyayin@superonline.com ya da 02324820900-4837827
 
posted by süreyya at 11:51 AM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 11, 2006
Ve Vasilyeviç ... ve kiralık takım... ve ölüm...
Diye başladı öyküsü biri kör, iki ölüm virtüözü meleğin. Masalarda vazo vazo çiçek, hepsi aynı renk, aynı boy, bu gece de dün geceki gibi aynı geçecek. Kör adamın adı Vasilyeviç, “Nasıl yani?” dersen, hayatta kendi öyküsünü yazmak isteyen bir adamın, kendi adını kendisinin seçmesini yadırgamamak lazım. Her gece ölümü çalmak, üstelik üç beş kuruşa...

-Dur.
-Ne oldu?
-Bu girişi sevmedim, kendini kandırma, açık ol.

Ve Vasilyeviç ve kiralık takım ve ölüm...
Kendi öyküsünü kendisi yazmak isteyen bir virtüözdü adam, ismini de kendi seçmişti. Her gece göremediği aynı renkteki çiçeklerin süslediği masalara ölümün intihar notalarını sunmak... üstelik kiralık bir takımla! Kendi karanlığını taşımak üzerinde, kimliksiz bir hayatın duvarları arasında yaşarken... Vasilyeviç aynaya baktığında kendisini görmediğini biliyordu, bu karanlık o değildi, kokusundan tanımıştı kendi karanlığı olmadığını. “Öteki” diye adlandırdığı tarafındaydı o gün, masanın üzerinde boş şarap şişeleri, içindeki intiharın faili meçhul sahibini arıyordu yalnız başına. O eve ne bir kadın lazımdı, ne de kendisine kucak dolusu şefkat getirecek küçük bir çocuk. Biliyordu yalnızlığın yabani tarafını, hırçındı bu yüzden, lanetti, tökezlerdi sevmek istemezken... Biri kör, iki ölüm virtüözü melek vardı baş ucunda, birini kendisi farz ediyordu, göz kısımlarını o yüzden oymuştu küçük çakısının sivri ucuyla; diğeri koruyucu meleğiydi, sevmesi gerekmiyordu, bir biblo ne beklerdi tükenmiş bir adamdan. Her gece dolan masaların hayaliyle dalga geçiyordu, çökmüş ranzasından. “beni dinlemeye geliyorlar,beni... Hahhh” “Hiç bakmıyorlar gözlerime, oysa içinde nasıl bir karanlık saklıyorum. Ne kadar budala insanlar, renkli çiçeklerle süslenmiş, hissiz masaların başucunda.

Bu gece plaktan çalıyordu elindeki kemanı. Kahveye boyanmış duvardan akıtıyordu içindeki hüznü, her şey kokuydu onun dünyasında, ne kadar çok alkış alırsa, o kadar çok batıyordu içindeki kimsesizliğe. Alkışların kokusu hiç benzemiyordu iki yıl önce yitirdiği karısına, ona hiçbir koku benzemiyordu ya hep onu arıyordu dokunduklarında, göremediklerinde, bir kokuya gizlenmişti varlığı sanki. Sevmiyordu, sevmek istemiyordu alkışları, o alkışlar kiralık takımınaydı; gözlerindeki karanlığa...
Yine birkaç şişe şarap devirmişti dertlerinin üstüne, üstelik dertlenecek yeni bir şeyde yoktu, hep aynı şeylerin hüznünde yuvarlanıp, devrilen şişelerle devriliyordu. Biliyordu, kör virtüöz ona bakamasa da, melek hep ona bakıyor, hep onu seviyordu uzaktan.

Gıcırtı duyduğu zaman o minik farenin kapının eşiğinden içeri girdiğini anlardı, yiyecek bir şey bulamamasına rağmen ısrarla gelirdi, kendisini sevdiğini oradan çıkarıyordu... tahtaları kemirmiyorsa tabi. Kendi kendine kahkahayı bastı. Öyle veya böyle bu fare de ölmeyecek mi? Aynı kendisi gibi...

Az buçuk sarhoşluğun etkisiyle ve deliliğinden fareyle derin bir sohbete daldı.
Bir yandan konuşuyor, bir yandan da gülüyordu büyük kahkahalarla, bir fare ne anlardı sarhoşun halinden?!
“Senin adın Wadin olsun, söyle bakalım Wadin sen hiç rüya görüyor musun? Evet mi?! Güzel. O zaman bilirsin, neden hayatta göremediklerimizi rüyalarda da göremiyoruz. Neden öldüğümüz anda kocaman bir karanlık kaplıyor her şeyi ve düşüyoruz, biliyor musun? Eminim sende görüyorsundur o rüyaları, mesela tahtaları kemirdiğini görüyorsundur, ama tahtaları kemirirken bir kedi tarafından yenildikten sonrasını gördüğünü sanmıyorum. Belki sonrası yoktur ne dersin? Ama belki de sonrasını gerçekten görmek için ölmek lazım ki ölümü rüyada yaşayasın. O zaman öldükten sonra rüya görüyor olmalı insan, ya fareler?!
Senin hayata dair büyük umutların var mı Wadin? Benim büyük karanlıklarım var, kalsam da gitsem de değişmeyecek karanlıklar. Gördüğüm rüyalar hep eskiden gördüklerimin ekseninde dönüyor, her gece keman çaldığım o masaları, kalabalıkları, renkli çiçekleri ve kuru temizleyiciye haftada bir bıraktığım ceketimi göremiyorum. Elimde olanlara bak, ne kadar hazin bir adamım, kendi gölgeme bile muhtacım bazen. Artık rüyalarımda bile olsa karanlığı görmek, ona dokunmak istemiyorum. İçimin ıssızlığına seni de ortak ettim Wadin. Sabah olmak üzeredir şimdi, güneş doğmadan gitmelisin karanlığımdan..."

“Sessizce gitti galiba” diye içinden geçirdi. Başında baskı yapan bir ağrı, düşünceleriyle beraber tüm vücudunu kemiriyordu, uykusu vardı, uyumak istiyordu, yatınca bile huzursuzdu, uyuyamıyordu. Gözlerinin etrafındaki ağrı başını sardı, arkasını dönüp gözlerini yumdu, bir parça rahatlayan bedeninde neler olup bittiğini bilmiyordu.
Aklına ölüm takıldı, peşini hiç bırakmayan, tüm sevdiklerini teker teker alan ölüm.
İçinden bir çok şey geçiriyordu;
“ölürsem bile uykumda öleceğim, zaten ölmek ne götürür benden, beni götürmesi yetmez mi! Ölsem de olur, ölmesem de... Uyumalıyım...”


Mayıs 2004
 
posted by süreyya at 6:05 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments
Temmuz 06, 2006
Öteki-siz Çıktı!

Öteki-siz şiir “derdi”nin “Cumhuriyetten Günümüze Şiir Ödülleri/Yarışmaları” özel sayısı çıktı.



Hüsamettin Çetinkaya, Asuman Susam, Halim Şafak, Ömer Serdar, İsmail Cem Doğru, Sabahattin Umutlu, Virgil Suarez, Müslüm Kabadayı, Hikmet Temel Akarsu, Emre Erbatur öteki-siz’de yazılarıyla yer alırken ödüller konusunda görüş bildiren şairlerimiz şunlar:



Abdulkadir Budak, Adil Okay, Adnangül, A. Galip, Ahmet Özer, Alper Akdeniz, Alper Gencer, Alphan Akgül, Arslan Bayır, Attila Aşut, A. Uğur Olgar, Aydanur Saraç, Ayten Çolakoğlu, Bâki Ayhan T, Bedriye Korkankorkmaz, Betül Dünder, Betül Tarıman, Bülent Güldal, Burhan Gündoğan, Cafer Keklikçi, Cem Uzungüneş, Cengiz Şenol, Cenk Gündoğdu, Çiğdem Sezer, M. Demirel Babacanoğlu, Emel Güz, Emrah Altınok, Halide Yıldırım, Hamdi Özyurt, H. İhsan Sönmez, Hilmi Haşal, Hüseyin Köse, İbrahim Baştuğ, İsmail Cem Doğru, Kemal Gündüzalp, Kemal Özer, Mehmet Şah Erincik, Metin Güven, Metin Kaygalak, Metin Göz, Mehmet Altun, Mehmet Can Doğan, Metin Cengiz, Mustafa Fırat, Nesrin K. Kiraz, Nurduran Duman, Oktay Taftalı, Onur Caymaz, Osman Hakan A., Özcan Erdoğan, Özlem Tezcan Dertsiz, Özgen Seçkin, Selma Ağabeyoğlu, Seyhan Erözçelik, Seyyidhan Kömürcü, Sinan Oruçoğlu, Şeref Bilsel, Şükrü Erbaş, Tamer Öncül, Tekin Gönenç, Tezer Cem, Veysel Çolak, Volkan Hacıoğlu, Yılmaz Arslan.



Dergide ayrıca öteki-siz’in ödüllerle ilgili sorularına yanıt veren bazı ödül kurumlarının yanıtları ile şiir ödülleri/yarışmalarının, ödül alan şairlerimizin listeleri ile Öztürk Uğraş, Cenk Koyuncu, Özge Dirik, Metin Cengiz, Hilmi Haşal, Tuğrul Asi Balkar, Metin Fındıkçı, Suna Aras, Hakkı Engin Giderer, Zeynep Uzunbay, Cengiz Şenol, Asuman Susam, Yavuz Özdem, Mazhar Kara, A. Galip, Yılmaz Arslan, Ahmet Çakmak, Ali Aydemir, Berna Olgaç, Cahit Ökmen, Doğan Ergül, İsmail Cem Doğru, İbrahim Topaz, Kemal Gündüzalp, Ahmet Can Akyol, Volkan Hacıoğlu, Mesut Aşkın, Cafer Keklikçi, Mehmet Altun, Hamza Ümit Kadıoğlu, Salih Aydemir, S. Aylin Antmen, Aslı Köprüceli, C. Hakkı Zariç, Derya Önder, Jean Pierre Crespel, Mona Daher ve Nahide Kebiri’den şiirlere de yer verildi.
 
posted by süreyya at 9:21 PM ¤ Permalink ¤ 0 comments